Leyla Zana ve Kürt Kimliğine Karşı Sürdürülen Irkçı Baskılar

Futbol müsabakaları, modern toplumlarda yalnızca sportif rekabet alanları değil; aynı zamanda kimliklerin, kolektif hafızanın ve siyasal gerilimlerin görünürlük kazandığı kamusal mekânlardır. Tribünler, çoğu zaman devletlerin resmi ideolojilerinin, milliyetçi reflekslerin ve toplumsal önyargıların en çıplak hâliyle dışavurum alanı hâline gelmektedir. Türkiye’de futbol sahalarında Kürtlere, Alevilere ve farklı kimlik gruplarına yönelik sinkaflı küfürler ve ırkçı söylemler bu bağlamda münferit değil, yapısal bir soruna işaret etmektedir.
Bursaspor taraftarlarının bir futbol müsabakasında Leyla Zana’ya yönelik kullandığı ağır, cinsiyetçi ve etnik kimlik hedefli küfürler, yalnızca bir siyasetçiye değil; doğrudan Kürt kimliğine ve Kürt kadınlığına yönelmiş sembolik bir saldırı niteliği taşımaktadır. Burada hedef alınan figür, belirli bir politik hattın temsilcisi olmaktan ziyade, tarihsel olarak inkâr ve baskı politikalarına maruz bırakılmış bir kolektif kimliğin simgesidir. Bu nedenle olay, bireysel bir hakaret vakası olarak değil; etnik temelli ayrımcılığın ve toplumsal nefreti yeniden üreten bir kültürün tezahürü olarak ele alınmalıdır.
Leyla Zana’nın siyasal geçmişi, Türkiye’de Kürt siyasal mücadelesinin inişli çıkışlı seyrinin bir parçasıdır. 1990’lı yılların başında HEP ile başlayan siyasal yolculuğu, sonraki dönemlerde Kürt siyasal hareketinin yasal partileri içerisinde devam etmiştir. Ancak bugün tartışılması gereken mesele, Zana’nın geçmişte hangi politik tutumları aldığı ya da hangi açıklamaları yaptığı değildir. Kürt siyasal çevreleri arasındaki tarihsel ve ideolojik ayrışmaların, böylesi açık bir ırkçı saldırı karşısında yeniden gündeme taşınması, esas sorunu görünmez kılmakta ve mağduriyetin failini perdelemektedir.
Ayrıca Leyla Zana’nın da, tıpkı birçok Kürt siyasetçi gibi, devletin güvenlikçi ve baskıcı politikaları çerçevesinde gözaltılar, tutuklamalar, tehditler ve fiili siyaset dışı bırakma yöntemleriyle cezalandırıldığı bilinmektedir. Uzun süre ev hapsine benzer koşullarda siyasal alandan izole edilmesi, Türkiye’de Kürt siyasetinin hangi sınırlar içinde tutulmak istendiğinin açık göstergesidir. Bu koşullar altında, “hangi Kürt siyasetçi Kürtleri bütünüyle sevindirecek bir icraat ortaya koyabilmiştir?” sorusu, bireyleri değil, yapısal engelleri tartışmaya açmayı gerektirmektedir.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken, Leyla Zana’yı bir politik figür olarak tartışmak değil; Kürt kimliğine yönelmiş açık bir nefret söylemi karşısında kolektif bir duruş sergilemektir. “Leyla Zana yalnız değildir” ifadesi, bu bağlamda bir slogan değil; etnik onura, kadın kimliğine ve kolektif haklara sahip çıkma çağrısıdır.
Bu noktada mesele yalnızca Türkiye’deki yargı mercilerine taşınacak bir “hakaret davası” meselesi olmaktan çıkmaktadır. Zira Türkiye’de spor alanındaki ırkçı söylemlerin çoğu zaman cezasız kalması ya da sembolik yaptırımlarla geçiştirilmesi, iç hukuk yollarının sınırlılıklarını açıkça ortaya koymuştur. Bu nedenle uluslararası spor hukuku mekanizmaları, özellikle de FIFA, stratejik bir başvuru alanı olarak değerlendirilmelidir.
FIFA, kuruluş tüzüğü ve disiplin talimatları çerçevesinde, ırkçılık, etnik nefret, cinsiyetçilik ve ayrımcı söylemleri “spora karşı suç” olarak tanımlamaktadır. FIFA Disiplin Talimatı’nın ilgili maddeleri, taraftarların gerçekleştirdiği ırkçı eylemlerden kulüplerin sorumlu tutulmasını açık biçimde düzenler. Bu bağlamda tribünlerde kullanılan küfürler, pankartlar, sloganlar ve kolektif tezahüratlar, kulübe doğrudan yaptırım uygulanmasına gerekçe oluşturmaktadır. Bu yaptırımlar; para cezalarından seyircisiz oynama kararlarına, puan silmeden uluslararası turnuvalardan men edilmeye kadar uzanabilmektedir.
Kürtlerin ve Kürt kurumlarının FIFA’yı harekete geçirebilmesi için öncelikle olayın sistematik biçimde belgelenmesi gerekmektedir. Müsabaka sırasında atılan küfürlerin video kayıtları, sosyal medya paylaşımları, maç raporları ve tanık beyanları bir araya getirilerek somut bir dosya oluşturulmalıdır. Bu belgeler yalnızca bireysel başvurularla değil; insan hakları örgütleri, barolar, kadın örgütleri ve spor hukuku alanında çalışan sivil toplum kuruluşları aracılığıyla kurumsal nitelik kazanmalıdır.
İkinci aşamada, Türkiye Futbol Federasyonu’na (TFF) yapılan başvuruların sonuçsuz kaldığı veya etkisiz bırakıldığı açık biçimde ortaya konmalıdır. FIFA, genellikle ulusal federasyonların pasif kaldığı ya da ihlali görmezden geldiği durumlarda devreye girmektedir. Bu nedenle TFF’nin tutumu, FIFA’ya yapılacak başvurunun temel dayanaklarından biri hâline getirilmelidir.
Üçüncü olarak, başvurunun yalnızca “Leyla Zana’ya hakaret” başlığı altında değil; “etnik kimliğe ve kadın kimliğine yönelik ırkçı ve cinsiyetçi nefret söylemi” çerçevesinde sunulması kritik önemdedir. FIFA’nın son yıllarda özellikle ayrımcılık karşıtı politikaları güçlendirdiği ve bu tür vakalarda kulüpleri kolektif sorumluluk altında değerlendirdiği bilinmektedir. Bu bağlam, başvurunun kabul edilebilirliğini ve yaptırım ihtimalini ciddi biçimde artıracaktır.
Son olarak, uluslararası kamuoyunun bilgilendirilmesi, başvurunun etkisini artıran önemli bir unsurdur. Avrupa’daki Kürt diasporası, uluslararası spor basını, insan hakları raporları ve akademik değerlendirmelerle desteklenen bir kampanya, FIFA’nın meseleye duyarsız kalmasını zorlaştıracaktır. Kürt meselesinin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda kültürel ve sportif alanlarda da sistematik ayrımcılığa maruz kaldığı bu yolla görünür kılınabilir.
Bursaspor taraftarlarının Leyla Zana’ya yönelik küfürleri, tekil bir taşkınlık değil; Türkiye’de Kürt kimliğinin kamusal alanda maruz bırakıldığı yapısal dışlanmanın bir yansımasıdır. Bu saldırıya verilecek yanıt, bireysel savunmalarla sınırlı kalmamalı; uluslararası hukuk ve spor kurumları nezdinde kolektif bir hak mücadelesine dönüştürülmelidir. Leyla Zana’nın şahsında hedef alınan şey, Kürt milletinin onurudur ve bu onur, ulusal ve uluslararası her alanda savunulmayı gerektirmektedir.




