2. Lozan’a Hayır Diyemeyenler Ulusal Birlikten Söz Edemez!

2. Lozan'a Hayır Diyemeyenler Ulusal Birlikten Söz Edemez!

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun simgesi olan Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923), Kürdler için tam anlamıyla bir kara gündür. Bu antlaşma, Kürd ulusal haklarının yok sayıldığı, devletleşme iradelerinin bastırıldığı ve Kürdistan’ın dört parçaya bölünerek esarete mahkûm edildiği tarihî bir dönüm noktasıdır. Lozan’ı doğru okuyan herkes, Türk devletinin emperyalist pazarlıklar üzerinden nasıl kurulduğunu ve Kürdlerin bağımsız bir varlık kazanmasının nasıl engellendiğini açıkça görür. Türk-İslam sentezi ile Kemalist anlayış, tarih boyunca Kürdlerin önünü kesmek üzere ittifaklar kurmuş, bazı işbirlikçi unsurları da bu sürece alet etmiştir.

Bugün aynı mantığın “ikinci Lozan” olarak yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı açıktır. Güney Kürdistan’daki kısmi kazanımlar ve Kürdlerin devletleşme olanaklarının doğması, Türk devletini, ortaklarını ve uzantılarını harekete geçirmiştir. Birinci Lozan’a engel olamayan Kürdler bir asırlık bedel öderken, ikinci Lozan’a engel olamayanlar önümüzdeki 50-100 yılı kapsayacak yeni bir esaret döneminin sorumluluğunu taşıyacaktır.

Bu kritik süreçte, Türk devletinin politikalarını aşamayan, Misak-ı Milli sınırlarını savunan, işgalci devletin “demokratikleşmesinden” bahseden ve Kürdlerin devletleşmesini “tehlike” olarak gören çevreler –PKK ve onun alt-sistem uzantıları dahil– TC’nin restorasyonuna ve Kürd ulusal haklarının belirsiz bir geleceğe ertelenmesine hizmet etmektedir. “Devlet veya federasyon istemiyoruz” diyerek Lozan ile çizilen sınırlara saygı duyan anlayış, fiilen ikinci Lozan’ın gönüllü figüranı haline gelmiştir. Bu rol mahkûm edilmedikçe kazanan yine TC, kaybeden ise Kürdler olacaktır.

Ulusal ittifak, birlik ve “Kürd Milli Kongresi” tartışmaları uzun yıllardır Kürd siyasetinin merkezinde yer almaktadır. Bu talepleri kimi çevreler iyi niyetle dile getirirken, Kuzey Kürdistan’daki birçok kişi ve kurum bunları PKK’nin kontrol stratejisine hizmet etmek için kullanmaktadır.

PKK, ilk günden (1970’ler) itibaren Türk Gladio’su tarafından tasarlanmış bir taşeron örgüt olarak konumlanmıştır. Temel amacı, asimile edilemeyen ve milli uyanışa yönelen Kürdleri kontrol altına almak, onları Kemalist-sol ideolojiyle zehirleyerek öz değerlerinden ve dindar-milliyetçi kesimden koparmak, gerçek ulusal devletleşme iradesini daha doğmadan boğmaktır. Hem sopa hem de sözde “eğitici” rolüyle Kürd milli ruhunu çürütmüş, on binlerce samimi evladı iç infazlarla katletmiş, yetişmiş beyin kadrolarını imha etmiştir. Öcalan’ın bizzat itiraf ettiği “15 bin iç infaz” gerçeği bile bu karanlık yapıyı gizleyememektedir. PKK, Kürdistan’ın dört parçasında da Kürdlerin gerçek düşmanlarından biri olarak durmaktadır.

Türk devleti ise PKK’yi bir alt-sistem olarak konumlandırarak Kürdistan’ı dolaylı yoldan kontrol etmeyi tercih etmiştir. Bu strateji, alternatif Kürd yapılarının doğmasını engellemekte ve tüm aktörleri hiyerarşik bir bağımlılık ilişkisi –yani kontrollü muhalefet– içinde tutmaktadır. Bu stratejinin en somut ve güncel örneği, 28-29 Mart 2026 tarihinde Diyarbakır’da düzenlenen “Kürt Milli Platformu” kuruluş konferansıdır.

Bu Platform, oportünist unsurlar, utangaç apocular ile PKK yedeğine girmeye hazır çevreler tarafından organize edilmiştir. Konferansta “milli birlik”, “ortak irade” ve “Kürt ulusal hakları” gibi yüksek sesli sloganlar öne çıkarılsa da, asıl hedef ikinci Lozan’ı Kürdlerin eliyle meşrulaştırmak ve muhalif kesimleri de bu tuzağa çekmektir. “Statü”, “resmi dil” ve “kendi kaderini tayin” talepleri, gerçek bir ulusal devletleşme iradesini yansıtmamakta; aksine, Türkiye Cumhuriyeti’nin restorasyonuna ve Lozan sınırlarının Kürdler tarafından kabulüne hizmet eden oportünist bir manevradan ibarettir.

Bu girişim, geçmişteki “Ulusal Kongre” oyunlarının yeni bir versiyonudur. Temel amacı, Kürd halkını mevcut sistemin içine çekmek ve sömürgeci sistemin bir alt unsuru olan PKK’yi “Kürd iradesi” maskesiyle daha da meşrulaştırmaktır. Son dönemde Abdullah Öcalan’ın “Ulusal Kongre” ve “Kürdlerin Birliği” çağrılarını yeniden gündeme getirmesi de aynı kirli oyunun parçasıdır. Artık herkes görmelidir ki, bu çağrılar ikinci Lozan’ı hayata geçirmek üzere tasarlanmıştır.

Lozan’ın en büyük savunucusu ve ikinci Lozan’ın taşıyıcısı olan taşeron PKK mahkûm edilmeden, ulusal birlikten veya kongreden söz etmek siyasi sahtekârlıktır. Diyarbakır’daki “Kürt Milli Platformu” gibi oluşumlar da aynı sahtekârlığı taşımaktadır. Lozan’a karşı çıkmayan, ikinci bir Lozan ile işgali meşrulaştırmaya çalışan bu tür anlayışlar kararlılıkla reddedilmelidir.

Kürdler, yeni Lozan’ın bir parçası olmamak için sistemin tüm oyunlarını ve tüm kanatlarını –PKK taşeronluğunu, oportünist platformları ve işbirlikçi çevreleri– yüksek sesle ve kararlılıkla reddetmelidir. Gerçek ulusal birlik ve bağımsızlık iradesi, ancak bu hiyerarşik sistemin ötesine geçen, Lozan’ı ve onun tüm uzantılarını kökten reddeden yeni bir siyasi hatla mümkündür.

Süleyman Akkoyun