Kontrollü Savaştan Bölgesel Düzen Kuruculuğuna

Türkiye ve PKK Çatışmasının Elli Yılı, Güney Kürdistan’ın Devletleşme Sorunu
ve Kürt Hareketinin Tarihsel Paradoksu
- Bölüm: Türkiye, PKK’yi yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak değil, uzun süre yönetilebilir bir tehdit olarak ele aldı.
Türkiye-PKK çatışmasının yaklaşık elli yıllık tarihini yalnızca “terörle mücadele” veya “Kürtlerin özgürlük mücadelesi” başlıklarından biriyle açıklamanın yetersiz olduğu nu söylemek mümkündür.
Burda asıl sorulması gereken soru şudur:
Türkiye Cumhuriyeti devleti, askerî, ekonomik, teknolojik ve istihbarat kapasitesi PKK’nin kapasitesinden katbekat üstün olduğu halde, bu savaşı neden yaklaşık yarım yüzyıl boyunca sürdürdü?
Bu soru sorulurken “PKK’yi Türk devleti kurdu” gibi bir iddia ileri sürülmüyor. Böyle bir iddianın ayrıca çok daha güçlü ve doğrudan kanıtlarla ortaya konulması gerekir.
İleri sürülen tez daha farklıdır:
Türkiye, PKK’yi yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak değil, uzun süre yönetilebilir bir tehdit olarak ele aldı.
Buna da “kontrollü savaş” demek daha doğrudur.
Bir savaşın kontrol edilmesi, devletin karşı tarafın bütün eylemlerini yönettiği anlamına gelmez. Devlet ile örgüt arasında gizli bir anlaşma bulunduğunu da tek başına kanıtlamaz.
Buradaki kasıt şudur:
Bir devlet bir tehdidi ortadan kaldırabilecek kapasiteye sahip olduğu halde, o tehdidin belirli sınırlar içerisinde devam etmesinin ürettiği siyasal, askerî ve jeopolitik sonuçlardan yararlanabilir.
Türkiye-PKK ilişkisini büyük ölçüde bu çerçevede okunmalı.
Çünkü PKK savaşı yalnızca PKK’nin varlığını belirlemedi.
Aynı zamanda Türkiye’nin devlet kapasitesini değiştirdi.
İçeride güvenlik bürokrasisinin büyümesine, askerî harcamaların meşrulaşmasına, istihbarat kapasitesinin genişlemesine ve Kürt meselesinin uzun süre demokratik, siyasal bir problemden ziyade güvenlik problemi olarak ele alınmasına zemin hazırladı.
Dışarıda ise aynı savaş, Türkiye’nin Güney ve Kürdistan’ın Güney Batısına yönelik askerî operasyonlarını, sınır ötesi askerî varlığını ve giderek genişleyen bölgesel nüfuzunu meşrulaştıran temel gerekçelerden biri haline geldi.
Bunun yanında PKK ile savaş, Türkiye’nin savunma sanayiinin gelişmesinde de önemli bir tarihsel işlev gördü.
Elbette Türk savunma sanayiinin gelişimini yalnızca PKK savaşına bağlamak doğru değildir. NATO üyeliği, Kıbrıs sonrası ambargolar, teknolojik bağımsızlık arayışı, ihracat hedefleri ve bölgesel güvenlik ortamı gibi bir çok faktör bu gelişmede rol oynadı.
Bu sürec ekonomik anlamda Türkiye’ye ağır yükler getirirken, Türk ekonomisi normal koşullarda böylesi karmaşık bir süreci ve yükü taşıyacak durumda değildi. Uygulanan konsepte ile bir yandan savaş tecrübesi kazanılıyor, bir diğer yandan ise askeri modernizasyon sağlanıyordu.
Toplumsal muhalefet ve yoksullaşan halk kitleleri ise yaşanan “çatışmalı” süreçten vatan elden gidiyor bölünüyoruz, dağılıyoruz metaforlarıyla adeta patriotlaştırıldı. Konturöllü savaş konseptiyle Bir yandan savaş çığırtkanlığı normal hale getirilirken bir diğer yandan yoksul halk kitleleri de kontrol altına alınmış oldu.
Oysaki normal koşullarda bu kadar yüksek maliyetli bir silahlanma ve modernleşmeyi sağlamak pek mümkün değildi. Bu konsept ile Türkiye bir yandan bölgesel bir aktöre dönüşürken diğer bir yandan ise asıl stratejik hedefine ise İran’nın boşa çıkartılması ile ulaşıyor olması göz ardı edilmemelidir.
Bu uzun süreli PKK savaşı; insansız hava araçlarından istihbarat sistemlerine, elektronik harpten hassas mühimmata, zırhlı araçlardan komuta kontrol sistemlerine kadar çok geniş bir askerî teknoloji alanında sürekli ve büyük bir talep yarattı.
Böylece PKK ile mücadele için geliştirilen kapasite, zaman içerisinde PKK’yi aşan bir kapasiteye dönüştü.
PKK’ye karşı oluşturulan askerî kapasite, Türkiye’nin bölgesel güç kapasitesinin altyapılarından biri haline geldi.
Bu anlamda asıl meselenin en önemli noktalarından biri de budur.
Peki bütün bunlara asıl neden nedir?
Türkiye’nin Kürt politikasını yalnızca PKK üzerinden okumak ise daha büyük bir jeopolitik tabloyu gözden kaçırmamıza yol açmaktadır.
Çünkü PKK bir silahlı örgüttür.
Güney Kürdistan ise zaman içerisinde kurumsallaşan bir siyasi coğrafyadır.
1991 Körfez Savaşı sonrasında Irak Kürtlerinin özerk yönetim kapasitesi gelişmiş, 1992’de KDP ve KYB ortak bir yönetim oluşturmuş, 2005 Irak Anayasası ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin anayasal statüsünü tanımıştır.
Dolayısıyla Türkiye’nin karşısındaki mesele yalnızca PKK’nin silahlı varlığı değildir.
Ortada belirli bir coğrafya, nüfus, parlamento, hükümet, güvenlik güçleri, ekonomik kaynaklar, petrol, sınır kapıları ve uluslararası ilişkiler kurabilen bir Kürt siyasi yapılanması bulunmaktadır.
Bu durumda Türkiye açısından PKK ile mücadele ile Güney Kürdistan’daki devletleşme ihtimalinin birbirinden ayrılması gerektiğidir.
PKK bir güvenlik tehdididir.
Güney Kürdistan’ın bağımsızlaşması ise jeopolitik bir tehdittir.
Bu ikisi aynı şey değildir.
Bir silahlı örgütle savaşabilirsiniz.
Onun kadrolarını tasfiye edebilirsiniz.
Lojistik hatlarını kesebilirsiniz.
Ama sınırınızın hemen yanında oluşan, giderek kurumsallaşan ve uluslararası meşruiyet kazanan bir Kürt siyasi yapısı çok daha farklı bir mesele yaratır. Çünkü burada söz konusu olan artık yalnızca “terör” değildir. Devletleşmedir.
Bu ayrımı en çarpıcı biçimde ortaya koyan belge niteliğindeki aktarım, emekli Org. Tuncer Kılınç’a atfedilen sözlerdir.
İsmail Beşikçi’nin yazısında Kılınç’a şu ifadeler atfedilmektedir:
“PKK ile savaş bizim için çok önemli değil, çünkü o savaşı biz kontrol ediyoruz. Ama en tehlikelisi, şu anda ülkemizin sınırında yavaş yavaş inşa edilen bir Kürdistan devletinin kurulmasıdır.”
Dolayısıyla bu alıntının özgün kaydının bulunması ayrıca önem taşımaktadır. Fakat söz doğru biçimde aktarılmışsa, tezimizin merkezindeki ayrımı olağanüstü açık biçimde ortaya koymaktadır:
PKK savaşı kontrol edilebilir; sınırda gelişen Kürt devletleşmesi ise daha büyük stratejik tehdittir.
İşte yıllardır anlatmaya çalıştığımız meselenin düğüm noktası budur.
Türkiye’nin Barzani yönetimiyle dönem dönem işbirliği yapması da bu çerçevede bir çelişki değildir. Tam tersine, bu politikanın mantığını açıklamaktadır.
Türkiye PKK’ye karşı Barzani yönetimiyle işbirliği yapabilir.
Barzani’nin PKK’ye karşı savaşmasından yararlanabilir.
Ekonomik ilişkiler kurabilir.
Petrol ticareti yapabilir.
Erbil ile Ankara arasında güçlü ilişkiler geliştirebilir.
Ama aynı anda bağımsız bir Kürt devletinin ortaya çıkmasına karşı çıkabilir.
Bunların birbirine zıt olması gerekmez.
Çünkü burada temel mesele Kürt siyasi alanının ortadan kaldırılması değil, hangi biçimde örgütleneceğinin belirlenmesidir.
ABD Kongresi’nin 2003 tarihli değerlendirmesinde de Türkiye’nin Güney Kürdistan’daki askerî varlığının PKK’yi kontrol etmenin yanında Iraklı Kürtlere yönelik bir caydırıcılık işlevi taşıdığı; Ankara’nın Iraklı Kürtlerin fiilî bir devlet oluşturmasını kabul etmekle birlikte bağımsızlığa doğru ilerlemelerini istemediği belirtilmiştir.
Bu son derece önemlidir.
Çünkü burada devletin önceliğinin yalnızca PKK olmadığı görülmektedir.
Kürt devletleşmesi, PKK’den daha geniş bir jeopolitik mesele olarak ortaya çıkmaktadır. 2003 sonrasında bu mesele daha da belirginleşti. Irak’ın işgaliyle birlikte Kürt Bölgesel Yönetimi’nin konumu güçlendi.
2005 Anayasası Kürdistan Bölgesi’ni Irak’ın federal yapısı içerisinde anayasal olarak tanıdı.
Türkiye açısından artık karşıda yalnızca silahlı bir örgüt yoktu. Karşıda anayasal statüsü bulunan bir Kürt bölgesel yönetimi vardı. Bu nedenle Türkiye’nin politikası da zaman içerisinde değişti.
Bunu kabaca şöyle okumak mümkün; yok etme → kontrol etme → ekonomik olarak bağlama → bölgesel sisteme entegre etme.
Bu politika, bağımsız Kürdistan ihtimalini sınırlarken mevcut Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Türkiye arasında güçlü ekonomik ve güvenlik ilişkileri kurulmasını mümkün kıldı. Dolayısıyla Ankara’nın Barzani ile işbirliği yapması, Kürt devletleşmesi konusundaki temel stratejik kaygıyla çelişmemektedir.
Irak’ta son yıllarda yaşanan gelişmeler de bu açıdan dikkat çekicidir.
Irak Federal Yüksek Mahkemesi’nin kararları KBY’nin mali, hukuki ve siyasal hareket alanını çeşitli biçimlerde sınırlandırmıştır.
Özellikle petrol gelirleri, bölgesel bütçe ve Kürdistan Parlamentosu seçimleriyle ilgili kararlar Bağdat’ın merkezî yetkilerini güçlendirmiştir.
Bu süreci “IKBY ortadan kaldırılıyor” şeklinde basitleştirmiyoruz.
Gördüğümüz şey daha farklı:
2005 sonrasında genişleyen Kürt federalizminin hareket alanı, Bağdat’ın hukukî ve mali kapasitesi aracılığıyla daraltılmaktadır.
Barzani’siyle Talabani’siyle IKBY’nin bağımsız karar alma kapasitesi sınırlandırıldıkça bağımsız devletleşme ihtimali de zayıflamaktadır.
Bu sürecin Türkiye’nin stratejik çıkarlarıyla büyük ölçüde örtüştüğünü düşünmek mümkün.
Suriye’deki gelişmeler de aynı büyük tablonun başka bir parçasıdır.
2012 sonrasında Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin öncülüğünde gelişen özerk siyasi yapı Türkiye açısından kabul edilemez hale geldi.
ABD’nin IŞİD’e karşı SDG/YPG ile kurduğu ilişki, Ankara-Washington ilişkilerinde ciddi sorunlara yol açtı.
Türkiye ise Rojava’da birbiri ardına askerî operasyonlar gerçekleştirdi ve sınırın güneyinde kalıcı bir askerî varlık oluşturdu.
Bu okumama göre burada da temel mesele yalnızca PKK’nin kendisi değildir.
Mesele, Türkiye sınırının hemen güneyinde ikinci bir Kürt siyasi alanının kurumsallaşmasıdır.
27 Şubat 2025 tarihinde Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma ve örgütü feshetme çağrısı yapması bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Türkiye’deki silahlı çatışmanın sona ermesi ile Suriye’deki Kürt siyasi ve askerî yapısının geleceği birbirinden tamamen bağımsız değildir.
2025 sonrasında Suriye’deki Rojava modelinin giderek sönümlendirilmesi yönünde güçlü bir tarihsel eğilim oluştuğudur.
Rojava Kürtleri, Arap çoğunluğun bulunduğu bir devlet içerisinde kendi siyasi alanlarını koruyabilmek için giderek daha fazla taviz vermek zorunda kalabilir. Ve her taviz yeni bir tavizin önünü açabilir.
Bu süreç sonunda bağımsız bir siyasi modelden ziyade, merkezi Suriye devleti içerisinde sınırları daraltılmış bir Kürt varlığı ortaya çıkabilir. Ne yazık ki bugün Rojava’nın silahlı gücü tamamen Suriye rejimine teslim olup tasfiye edildi.
İran ayağı ise daha farklıdır.
Yine özel olarak üzerinde durulması gereken şey Suriye’de İran devre dışına çıkartılırken Türkiye’nin Suriye’nin yeni hamisi olması kadar Irak içinde benzer bir yol ile ilerlemekte olduğunu söyleyebiliriz. Irak içerden baskılanarak İran’dan uzaklaştırılıp Turkiye’nin etki alanına alınmak istenmesidir. Bu konuda Kürtlere kaldıraç görevi gibi bir misyonun biçildiğini söylemek için öyle çok fazla argumente ihtiyaç olduğu kanaatinde değiliz.
Türkiye kontrollü savaş konseptiyle başladığı şeyi 1920’lerde Kürdlere pazarladığı Misaki Milli sınırları esprisiyle yeniden pazarlamaya çalışmasıdır. Geçmişte bu kaldıraç görevini gören onlarca Osmanlı Kurdistan aydını daha sonra dar ağaçlarını boyladığınıda unutmamak gerekir.
Yine Şeyh Mahmud Berzenci’nin içine düştüğü durum unutulmamalıdır. Objektif olarak Turkiye İran ile arasındaki tarihsel etki alanlarını ele geçirmek için çok boyutlu bir oyun oynamakla kalmayıp elli yıllık bir Kurmay hazırlığın sonuçlarına doğru hızla yol alıyor. Türkiye iki şeye angaje de denebilir. Kasri Şirin sınırları veya söz konusu sınırları kendi etki alanına alma mücadelesi. Bu anlamda PJAK ve Doğu Kurdistan sorunu düğümün çözüleceği yerde olabilir;
PJAK’ın PKK ile tarihsel ve örgütsel bağlantıları bulunmaktadır. ABD kaynakları da bu ilişkiyi geçmişten beri değerlendirmektedir.
Kanaatimizce, PKK’nin tasfiyesinden sonra bütün Kürt silahlı yapıların aynı anda ve aynı yöntemle ortadan kaldırılmasının zorunlu olmadığıdır.
Kürt hareketlerinin birbirinden ayrıştırılması, farklı devletlerin kendi güvenlik stratejileri açısından farklı sonuçlar doğurabilir.
Dolayısıyla PKK kadrolarının ve siyasi enerjisinin gelecekte hangi coğrafyalara yöneleceği, özellikle İran-Irak-Türkiye üçgeninde ayrıca araştırılması gereken bir meseledir.
Burada kesinleşmiş bir olgudan değil, test edilmesi gereken bir jeopolitik hipotezden söz ediyorum.
Bütün bunların yanında Türkiye’nin sınır ötesi askerî kapasitesinin dönüşümünü de hesaba katmak gerekir.
PKK ile mücadele gerekçesiyle oluşturulan sınır ötesi operasyon kapasitesi zaman içerisinde PKK’yi aşan bir kapasiteye dönüşmüştür.
Bugün Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki askerî varlığını yalnızca “PKK ile mücadele” başlığı altında açıklamak yetersizdir.
Türkiye artık sınırlarının ötesinde uzun süreli askerî varlık sürdürebilen, yerel aktörlerle güvenlik ilişkileri kurabilen ve bölgesel gelişmeleri doğrudan etkileyebilen bir güçtür.
Dolayısıyla PKK savaşının en önemli tarihsel sonuçlarından biri şudur:
Tehdit küçülürken devlet kapasitesi büyümüştür.
Bu cümle, elli yıllık sürecin en kısa özeti olabilir.
Türkiye’deki iç siyasal dönüşümü de bu süreçten bağımsız düşünmüyoruz.
2. Bölüm yarın yayınlacak:
Mesele, PKK’nin savaşçı kapasitesinin ve kadrolarının bundan sonra hangi bölgesel düzen içerisinde kullanılacağıdır
Hüsamettin Turan




