Rojava’da Yanılsama Bitti, Trajedi Başladı

Yıllardır “Rojava devrimi”, “üçüncü yol”, “demokratik konfederalizm” ve “halkların kardeşliği” diye satılan tablo, 2026 yazında kapandı. Mazlum Abdi’nin Şam’daki sarayda SDG’nin misyonunun bittiğini ve örgütün bağımsız askeri yapı olarak feshedildiğini açıklaması, 2012’den beri yazılan senaryonun son perdesidir. Özerk yönetim, kantonlar, Asayiş ve bağımsız ordu kalmadı. Kurumlar Şam’a bağlandı. Petrol sahaları, sınır kapıları ve havaalanı merkezi yönetime geçti. Kürdçe “ulusal dil” sayıldı ama haftada üç saate indirildi. Bu bir kazanım değil; teslimiyetin resmi belgesidir. Kader, 2012’de yazılmıştı zaten.
Suriye’de değişim başladığında Kürdler, rejim düşse de düşmese de kazanabilecek bir konumdaydı. Uluslararası destek, uçuşa yasak bölge ihtimali ve muhalefetin içinde yer alma şansı vardı. PKK/PYD ise Esad’la anlaştı. Rojava’yı rejim adına emanet aldı. Ulusal talepleri “ilkellik” sayarak Suriye’nin birliğini savundu. Muhalefeti El Kaide ile özdeşleştirdi. ENKS’yi ve diğer yurtsever yapıları tasfiye etti. Çocukları kaçırdı, aktivistleri hapsetti, ulusal değer ve simgeleri yasakladı. Amaç Kürd milletinin özgürleşmesi değildi. Ulusal davayı kontrol altında tutmak, parçalamak ve sömürgeci devletlere taşeronluk yapmaktı. Bu, örgütün kuruluş misyonuydu. Rojava’da da tam bunu yaptı.
Silahlı varlık, Kürdlerin kendi haklarını elde etmesi için değil; mevcut devlet düzeninin içinde resmi bir birlik olarak kalmak için kullanıldı. Bu gerçeği en son 2025 yazında da açıkça yazmıştık: PKK/PYD, YBŞ’nin Irak’ta Haşdi Şabi bünyesinde Irak ordusunun bir parçası olması gibi, YPG’yi de SDG adı altında Suriye ordusuna bağlı resmi silahlı birlik haline getirmeyi planlıyordu. Aysel Tuğluk’un 2013’teki açıklamaları ve Öcalan’ın uzun yıllardır dillendirdiği çizgi, silahlı gücün Türkiye dışına taşınarak sömürgeci devletlerin hizmetinde devam ettirileceğini zaten haber veriyordu.
Esad’ın 2024 Aralık’ta düşüşünün ardından bu yapı hızla çöktü. Ocak 2026’daki çatışmalarda SDG, kontrol ettiği toprakların büyük bölümünü kaybetti; ABD desteği kesilirken Türkiye’nin baskısı arttı. Yeni Şam yönetimi ilerlemeyi durdurmadı. 29-30 Ocak anlaşması ve ardından gelen entegrasyon süreci “barış” ve “anayasal güvence” olarak sunulsa da özü değişmedi: bağımsız askeri ve idari yapı ortadan kalktı, yerine merkezi devlet egemenliği geçti. Dört tugayın orduya katılması ya da bazı Kürd isimlerin valilik ve yardımcı bakanlık gibi görevlere getirilmesi bu gerçeği değiştirmez. Çünkü yaşananlar, baştan tasarlanan taşeronluğun formel tescilinden ibarettir.
Kürdler hâlâ kıskaç altındadır. Bir yanda Şam’ın merkezileştirme politikası, diğer yanda PKK’nin vesayeti ve çocuk kaçırma pratikleri durmaktadır. Kaos üretildi, istikrar gelmedi. On binlerce Kürd genci, Kürdistani olmayan hedefler ve “demokratik Suriye” söylemi uğruna öldü, sakat kaldı veya göç etti. Efrîn 2018’de, Serêkaniyê ve Girê Spî 2019’da devredilmişti. 2026’da ise Rakka ve Deyrizor gibi Arap çoğunluklu bölgeler hızla el değiştirdi. Kalan çekirdek Kürd bölgelerinde de tabelalar, müfredat ve güvenlik giderek Şam’ın denetimine giriyor.
Bu gerçek, son günlerde bir kez daha kanlı biçimde yüzümüze çarptı. 10 Eylül’de Hesekê’de Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı Hasekê Tugayı’nda görevli Kürd genci Sami Şeyhmus Hiso (Sîpan Hiznî), silahlı gruplar tarafından evinden kaçırıldı ve katledildi. Cesedi Serêkaniyê kırsalında bulundu; vurulmuş, teşhir edilmişti. Olayın ardından Hesekê, Qamişlo, Amûdê ve Kobanê’de binlerce kişi sokağa döküldü. Protestolar Kobanê’de güvenlik güçleriyle çatışmaya dönüştü, sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ertesi gece Kobanê cezaevinde çıkan yangın ve isyan sonucunda en az 9 tutuklu hayatını kaybetti, onlarcası yaralandı. Entegrasyon sonrası “güvenlik” ve “kardeşlik” vaatlerinin yerini cinayet, linç korkusu, sokağa çıkma yasağı ve cezaevi yangınları aldı. Halkın can güvenliği hâlâ sağlanamamış, kaos derinleşmiştir. Protestolar çıkıyor; çünkü “Kürdçe ders” ile “Kürdçe eğitim” aynı şey değildir. Dili haftada üç saate indirmek, kimliği folklorik bir unsura çevirmektir.
Sorumluluk nettir. PKK/PYD, 2012’den beri bu sonucu hazırladı. Rejim düşerse yeni rejimle, düşmezse eski rejimle veya Türkiye ile aynı çerçevede anlaşılacağı baştan belliydi. “Devrim” diye yutturulan şey, emanet yönetimiydi. Emanet önce Esad’a, sonra Şam’ın yeni sahiplerine devredildi. Öcalan paradigmasının “devletsiz toplum” ve “demokratik ulus” iddiası, pratikte Kürdlerin kendi topraklarında kendi kaderini tayin hakkını fiilen ortadan kaldırdı. PKK “Devlet istemiyoruz, ulus devlet dönemi bitmiştir” diyerek kendisini devletsizlik savunusunun temsilcisi gibi gösterir. Oysa mevcut devletlerin hizmetinde ikinci bir güç olarak hareket eden örgüt, Kürdleri katmerli ve eskiye oranla daha katı bir devlet baskısıyla karşı karşıya bırakmayı hedeflemektedir.
Devletsiz bir yaşamın bugünkü dünya koşullarında, hele Ortadoğu gibi bir coğrafyada mümkün olmadığını PKK de çok iyi bilmektedir. İstenmeyen devlet yalnızca Kürdlerin kendi devletidir. Buna karşılık örgüt, çok daha katı ve güçlü bir denetim sisteminin kurulması için mücadele etmektedir. Bu sistem hem eski sömürgeci devletlerin varlığını güvence altına almayı hem de PKK aracılığıyla Kürdler üzerinde ikinci bir baskı katmanı yaratarak mutlak entegrasyonu sağlamayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda Kürdlerin ulus olma özelliklerini zayıflatmayı ve yok etmeyi de hedeflemektedir. Devletleşmeye karşı çıkan bir anlayışla ulusal haklar savunulamaz. Sömürgeci devletler kendi çıkarları etrafında birleşirken, Kürdlerin birliği de devletleşme hakkı zemininde kurulmadıkça sonuç değişmez: kıskaç ve teslimiyet.
Çözüm, Güney Kürdistan’daki gibi somut, pazarlık edilebilir, anayasal ve uluslararası tanınmaya dayalı bir statü aramaktır. PKK vesayetinden, üçüncü yol masallarından ve “Suriye’nin birliği” adına ulusal talepleri ertelemekten vazgeçilmelidir. Kürd siyasi çevreleri bu yapıya karşı net tavır almazsa, aklayıcı ve yedek güç konumunda kalmaya devam eder. Halkın yaşadığı trajedi, 2012’de yazılan kaderin 2026’daki uygulamasıdır. Yanılsama bitti. Şimdi gerçeklerle yüzleşme ve ulusal haklar zemininde yeniden toparlanma zamanıdır. Aksi halde kıskaç daralır, trajedi derinleşir.
Süleyman Akkoyun




