Kürt Meselesi: Bir İç İşgal Rejiminin Anatomisi

Kürt Meselesi: Bir İç İşgal Rejiminin Anatomisi

Emperyalizm çoğu zaman küresel güçlerin denizaşırı yayılmacılığıyla tanımlansa da, siyasal teori ve tarihsel deneyim, bir halk açısından en yıkıcı emperyalizm biçiminin kendi vatanında kurulan iç işgal rejimleri olduğunu göstermektedir. Bir halk için en büyük emperyalist, onun toprağını fiilen işgal eden, dilini yasaklayan, kimliğini inkâr eden ve tarihsel varlığını ortadan kaldırmayı hedefleyen devlettir. Kürt milleti açısından bu tanımın karşılığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren Kürdistan coğrafyasında tesis ettiği siyasal ve ideolojik düzendir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürdistan’daki egemenliği, eşit yurttaşlığa dayalı bir siyasal birliktelik ya da gönüllü bir uluslaşma sürecinin ürünü değildir. Bu egemenlik, askeri fetih, zorla merkezileştirme ve sistematik asimilasyon politikalarıyla kurulmuş bir iç kolonyal yönetim biçimidir. Cumhuriyetin erken döneminden itibaren uygulamaya konulan iskan kanunları, zorunlu göçler, toplu katliamlar, dil yasakları ve kültürel bastırma politikaları, Kürt milletini siyasal bir özne olmaktan çıkararak onu Türkleştirilmiş bir nüfus kategorisine indirgemeyi hedeflemiştir.
Bu rejimin ayırt edici yönü, baskının geçici veya konjonktürel olmaması, aksine kurumsallaşmış ve süreklilik kazanmış olmasıdır. Kürt dili, yalnızca kamusal alandan değil; eğitim sisteminin tamamından bilinçli ve sistematik biçimde tasfiye edilmiştir. Yüz yılı aşkın bir süre boyunca Kürt milletinin ana dilinde tek bir kamusal ilkokulun dahi açılmamış olması, güvenlik kaygılarıyla ya da devlet kapasitesinin yetersizliğiyle açıklanabilecek bir durum değildir. Bu tablo, dilsel imhayı hedefleyen bilinçli bir devlet politikasına işaret etmektedir.
Kemalist rejimin Kürtler üzerindeki uygulamaları, yalnızca siyasal baskı veya isyan bastırma çerçevesinde değerlendirilemez. Burada söz konusu olan, Kürtlerin Kürt olmaktan çıkarılmasını hedefleyen bütünlüklü bir ulus-imha stratejisidir. Kimliğin inkârı, dilin yasaklanması ve tarihsel hafızanın silinmesi, “medeniyet”, “çağdaşlaşma” ve “ulus inşası” gibi kavramlarla meşrulaştırılmış; bu söylemler aracılığıyla kültürel yok oluş ilerleme olarak sunulmuştur. Bu yönüyle Kemalizm, baskıyı yalnızca uygulayan değil, onu ideolojik olarak normalleştiren bir yapı olarak işlev görmüştür.
Tarihsel karşılaştırma açısından bakıldığında, bu iç kolonyal modelin özgünlüğü daha da belirginleşmektedir. Nazi Almanyası, yayılmacı ve soykırımcı bir işgal gücüydü; ancak işgal ettiği ülkelerde dahi, işgal edilen halklara yönelik olarak ana dilin kamusal eğitimden mutlak ve süreklilik arz eden biçimde silinmesi, anayasal düzeyde kurumsallaştırılmış bir devlet doktrini hâline getirilmemiştir. Kemalist rejim ise Kürtler söz konusu olduğunda, fiziksel şiddeti kültürel ve dilsel yok oluşla tamamlayan, uzun erimli ve sistematik bir imha modeli geliştirmiştir. Bu durum, Kemalist iç kolonyalizmi klasik emperyal yönetim biçimlerinden ayıran temel unsurlardan biridir.
Bu tarihsel gerçeklik, Kürt siyasetinin temel çelişkisini de açık biçimde ortaya koymaktadır. Kürt meselesi, öncelikle soyut bir emperyalizm tartışması değil; somut bir işgal ve inkâr meselesidir. Kürt milletinin vatanını işgal eden, dilini yasaklayan ve kimliğini yok sayan devletle yüzleşmeden; ABD, NATO ya da küresel güç dengeleri üzerinden kurulan her siyasal söylem, meseleyi özünden uzaklaştırır. En büyük emperyal gücü görünmez kılan her analiz, farkında olsun ya da olmasın, iç işgal rejiminin ideolojik yeniden üretimine hizmet eder.
Bu bağlamda güncel Kürt siyasetinde öne çıkan “denge”, “normalleşme” ve “makul aktör” söylemleri, tarihsel olarak sorunlu bir yönelime işaret etmektedir. İşgalci devlete güven verme, onun “devlet aklına” hitap etme ya da emperyal merkezlere istikrar taahhüdü sunma çabaları, Kürt meselesini bir özgürlük ve sömürgecilik sorunu olmaktan çıkarıp pazarlık nesnesine indirgemektedir. Bu yaklaşım siyasal realizm olarak sunulsa da, özünde iç kolonyal düzenle uyum arayışından başka bir anlam taşımamaktadır.
Kürt milletinin tarihsel deneyimi, özgürlüğün işgalci güçle uzlaşarak değil, onunla açık ve net bir siyasal kopuş geliştirerek mümkün olduğunu göstermektedir. Kürdistan’da kurulan iç işgal rejimini adlandırmadan, onun emperyal ve kolonyal niteliğini teşhir etmeden geliştirilen her siyasal hat, teorik olarak eksik ve siyasal olarak sakat kalmaya mahkûmdur. Kemalizmi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni Kürtler açısından temel emperyal yapı olarak tanımlamayan her yaklaşım, kaçınılmaz biçimde inkâr düzeninin sınırları içinde dolaşır.
Bu nedenle Kürt meselesi, bir “uyum”, “entegrasyon” ya da “reform” sorunu değil; iç işgal rejimi altında var olma mücadelesidir. Kürt milletinin dili, kimliği ve tarihsel hafızası hedef alınarak inşa edilmiş bu yapıyla hesaplaşmadan, özgürlük iddiası taşıyan bir siyaset hattı kurmak mümkün değildir. Emperyalizmle mücadele, en önce kendi vatanını işgal eden emperyal gücü teşhis etmeyi ve ona karşı tavizsiz bir siyasal duruş geliştirmeyi gerektirir. Bunun dışındaki her tutum, hangi kavramlarla süslenirse süslensin, iç işgal rejiminin devamlılığına hizmet eder.