Ortadoğu’daki Büyük Kırılma ve Kürdlerin Kader Anı

Ortadoğu, tarih boyunca büyük güç rekabetlerine, rejim çöküşlerine ve harita yeniden düzenlemelerine sahne olmuştur. Kürdistan coğrafyası ise bu rekabetlerin en yoğun yaşandığı, en çok yıkıma uğrayan ve sürekli dış güçlerin mücadele alanı haline gelen stratejik bir bölge olarak öne çıkıyor. Bu coğrafya Kürdlere defalarca fırsatlar sunmuş, ancak iç bölünmüşlük ve dış bağımlılık nedeniyle bu fırsatlar çoğunlukla yeni mağduriyetlere dönüşmüştür.
2003 Irak işgaliyle başlayan kırılma süreci, 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı, 2024 sonunda Esad rejiminin düşüşü ve 2025-2026’da İran’a yönelik ABD-İsrail operasyonlarıyla yeni bir aşamaya evrilmiştir. Bu gelişmeler İran’ın “Şii Hilali” projesini önemli ölçüde parçalamış ve Direniş Ekseni’ni ciddi şekilde zayıflatmıştır. Bununla birlikte vekil ağları (Irak’taki bazı Şii milisler, Lübnan Hizbullah’ı ve Yemen’deki Husiler) asimetrik tehdit kapasitelerini hâlâ korumaktadır. Bölgede ortaya çıkan güç boşlukları, yeni ittifak arayışlarını ve rekabetleri hızlandırmıştır.
ABD, 2003’te bozduğu dengeyi yeniden kurma çabasındadır. Saddam’ı devirerek İran’a karşı tarihsel denge unsurunu ortadan kaldırmış, Irak’ın Şii nüfusunun siyasallaşmasıyla Tahran’a derinlik kazandırmıştı. Bugün ise yön değiştirerek İran’ın vekil ağlarını zayıflatmayı, Suriye koridorunu kesmeyi ve Irak’ı yeniden dengeleyici bir aktör hâline getirmeyi hedefliyor. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a Suriye ve Irak’ı da kapsayan özel temsilcilik görevi vermesi, bu stratejinin somut göstergelerinden biridir.
Bu jeopolitik dönüşüm, Güney Kürdistan Yönetimi için hem önemli fırsatlar hem de ciddi riskler barındırmaktadır. Rojava’da Kürdler zorlu bir süreçten geçerken, Güney’deki kazanımlar riske atılmamalıdır. Hewlêr, ABD-İsrail ekseninin İran karşıtı stratejilerinde giderek kritik bir konum kazanmakta; bu durum İran ve bağlı Irak milis gruplarından misilleme riskini artırmaktadır. Aynı dönemde Körfez ülkeleri (Suudi Arabistan ve BAE), Rusya ve Çin’in bölgesel etkisi de güçlenmektedir.
Kürd tarihi, dış aktörlere aşırı bağımlılığın ağır bedelini birçok kez ödemiştir. En çarpıcı örnek 1975 Cezayir Anlaşması’dır. İran Şahı ile Irak arasında imzalanan bu anlaşma uyarınca İran, Güney Kürdlerine verdiği kritik desteği aniden kesmiş, Irak ise Şattülarap’ta taviz almıştır. Sonuç felaket olmuş; Kürd direnişi çökmüş, on binlerce Kürd İran’a sığınmış ve Araplaştırma politikaları hız kazanmıştır. Bu olay, müttefiklerin kendi ulusal çıkarları uğruna Kürdleri kolayca feda edebileceği gerçeğini acı bir şekilde göstermiştir.
Bugün benzer riskler devam etmektedir. Kürdler için en acil ve belirleyici görev, iç birliğin sağlanmasıdır. Hewlêr-Süleymaniye iki başlılığı ve KDP-YNK bölünmüşlüğü hâlâ en büyük zafiyettir. Bu bölünmüşlük, Pêşmerge’nin tam birleşmesini geciktirmiş, bölgeyi dış tehditlere karşı savunmasız bırakmış ve komşu ülkelerin manipülasyonuna zemin hazırlamıştır. Güney Kürdistan’ın bu dönemde fırsatları değerlendirebilmesi ve riskleri yönetebilmesi, öncelikle iç kapasitesini güçlendirmesine bağlıdır. Deneyimler, dış desteğin geçici olabileceğini ve kalıcı kazanımların ancak güçlü kurumlar, ekonomik özerklik ve ulusal birlik üzerine inşa edilebileceğini göstermektedir. Bu çerçevede öne çıkan temel unsurlar şunlardır:
- Güvenlik ve Savunma: Pêşmerge güçlerinin birleştirilerek profesyonel, disiplinli ve ulusal bir orduya dönüştürülmesi en kritik adımlardan biridir. Parçalı yapı, dış tehditler karşısında en büyük zafiyet kaynağı olmaya devam ediyor.
- Ekonomik Bağımsızlık: Petrol ve doğal kaynak gelirlerinin şeffaf bir “Ulusal Kalkınma Fonu” (Norveç benzeri) altında yönetilmesi, kaynakların kısa vadeli harcamalar yerine altyapı, eğitim ve sürdürülebilir kalkınmaya yönlendirilmesini sağlayabilir.
- Eğitim ve Kimlik: Anadilde eğitim, ulusal müfredat ve demografik dengenin korunması stratejik önem taşımaktadır. Araplaştırma politikalarına karşı uzun soluklu önlemler geliştirilmesi, kimliksel sürekliliğin temel şartlarındandır.
- Suriye ile İlişkiler: HTŞ/Şara yönetimiyle Rojava’daki Kürd varlığını ve haklarını koruyacak pragmatik diyalog kanallarının açık tutulması faydalı görünmektedir. Ancak Şara yönetiminin merkeziyetçi eğilimleri, Türkiye’nin güvenlik kaygıları ve bölgedeki güç dengeleri dikkate alındığında, aşırı iyimser beklentilerden kaçınıp ulaşılabilir en iyi sonuçlara odaklanmak daha gerçekçi olur.
Kürd siyaseti, dış aktörlerle ilişkilerini “bağımlılık” tuzağına düşmeden yönetmek zorundadır. Bu bağlamda olası yaklaşımlar şöyle özetlenebilir:
- ABD ve İsrail ile ilişki: Stratejik paralellik doğal ve zorunlu olsa da, bu ilişki tek dayanak hâline getirilmemelidir. Komşu ülkelerle gerilimi yönetebilen, ulusal çıkarları merkeze koyan esnek bir diplomasi yürütmek şarttır.
- Ankara ile: Güvenlik ve enerji alanlarında “kazan-kazan” temelinde işbirliği fırsatları aranabilir. Ancak Güney Kürdistan’ın Türkiye’nin bölgesel projelerine aşırı bağımlı hale gelmesine izin verilmemesi stratejik özerklik açısından önemlidir.
- Bağdat ile: Petrol gelir paylaşımı, federal haklar ve bütçe konularında net, sonuç odaklı ve kararlı müzakereler yürütülmelidir.
- Tahran ile: Gerilim minimum seviyede tutulmalı, Doğu Kürdistan’daki meşru hak talepleri diplomatik kanallarla takip edilmelidir.
- Şam ile: HTŞ/Şara yönetimiyle Rojava Kürdlerinin haklarını koruyan gerçekçi iletişim kanalları oluşturulmalıdır.
Dört parçalı Kürdistan gerçeği ulusal bilinçte korunmalı, ancak diplomatik dilde ölçülü ve yapıcı bir üslup tercih edilmelidir. “Kazan-kazan” söylemi, taviz vermek için değil, ulusal pozisyonları güçlendirmek için bir araç olarak kullanılmalıdır.
Sonuç olarak, Ortadoğu bir kez daha büyük bir kırılma yaşıyor. Güç boşlukları, çöken eksenler ve yeni ittifak arayışları, Kürdler için hem tarihi bir fırsat hem de vahim bir tehlike barındırıyor. Tarih tekerrür ediyor: Kürdler yine “kader anı”yla karşı karşıya. Ancak geçmiş, acı bir gerçeği defalarca kanıtladı: İç birlik ve kurumsal güç olmadan bu anlar, yeni mağduriyetlere ve kayıplara dönüşüyor. 1975 Cezayir Anlaşması, hâlâ unutulmaması gereken en ağır derstir. Güney Kürdistan yöneticileri artık karar vermek zorunda: Ya tarihin seyircisi olmaya devam edecekler ya da kendi kaderlerinin proaktif mimarı olacaklar.
Bunun yolu nettir; Hewlêr-Süleymaniye bölünmüşlüğünü aşmak, Pêşmerge’yi ulusal orduya dönüştürmek, kaynakları akılcı yönetmek ve duygusal sloganlar yerine soğukkanlı, cesur ve hesaplı bir strateji izlemektir. İç bölünmüşlük, dış düşmanların en güçlü müttefikidir. Ulusal irade ve birlik sağlanmadan atılacak her adım riskli ve geçicidir. Kürd siyaseti, artık “beklemek”ten kurtulup “şekillendirmek” zorundadır. Bu kırılgan dönemde akıl, cesaret ve birlik, tek kurtuluş yoludur.
Bu analiz dinamik bir süreç üzerine kuruludur. Gelişmeler yakından takip edilmeli ve stratejiler ulusal çıkarlar temelinde sürekli gözden geçirilmelidir.
Süleyman Akkoyun




