PKK, askeri güçlerini Türk devletinin çıkarlarına göre mi konumlandırıyor?

PKK, askeri güçlerini Türk devletinin çıkarlarına göre mi konumlandırıyor?

Türkiye’de PKK’ye dönük başlayan süreç ve Abdullah Öcalan’ın 25 Şubat tarihinde kendini fesh etmesi sonrası PKK’nin askeri güçlerinin ne olacağına dönük tartışmalar başladı.  Bir çok yorum yapıldı. bu yorumlardan biri de The National Contex adlı site. Sitenin hazırladığı rapora göre artık kendine Apocu hareket diyen feshedilmiş PKK kendini Türkiye’nin çıkarlarına gör yeniden konuşlandırıyor.

Natonal Contex adlı sitede PKK’nin İran sınırına yerleştiğine dair şu ifadeler kullanılıyor: “Türkiye ile yürütülen barış süreci kapsamında PKK’nin silah bırakması ve Irak-Türkiye sınırındaki üslerinden çekilmesi beklenirken, örgüt ve ona bağlı yapılar Kürdistan Bölgesinin Süleymaniye vilayetinde, özellikle İran sınırı boyunca sessiz ama dikkat çekici bir şekilde güçleniyor. Görünen o ki PKK sahneden çekilmek yerine askerî altyapısını daha güneye kaydırıyor ve Kürdistan Bölgesi’nin İran sınırının önemli bir bölümünde en etkili silahlı aktör hâline geliyor.

Bunun son göstergesi, PKK’nin Halepçe çevresinde yeni tüneller kazdığına ilişkin haberler oldu. İran’ın Kürt kenti Paveh’e komşu olan bu bölge, son dönemde İran Devrim Muhafızları’na (IRGC) yönelik silahlı faaliyetlerle de gündeme geldi. Bu bilgiler doğrulanırsa, son on yılı aşkın süredir devam eden güneye doğru genişleme stratejisinin yeni bir aşamasına işaret ediyor.

Aslında bu genişleme belirgin bir rota izledi. PKK, uzun yıllardır ana üssü olan Kandil Dağları’ndan başlayarak önce Kaladize’ye (Qaladze), ardından bugün PJAK’ın en önemli merkezlerinden biri hâline gelen Aşos Dağları ve Mawat bölgesine yayıldı. Buradan Penjwen’e doğru ilerledi. Daha güneyde Said Sadık çevresinde de örgütün varlığına dair haberler çıktı. Son olarak ise Halepçe çevresinde tünel ağları inşa ettiği bildiriliyor.

Bu noktalar arasında yer yer boşluklar bulunsa da hepsi Kandil’den başlayıp İran sınırı boyunca güneye uzanan kesintisiz dağ silsilesiyle birbirine bağlanıyor. Bu da PKK’ye, her noktada kalıcı üsler kurmasına gerek kalmadan dağlık arazi boyunca rahat hareket edebileceği doğal bir koridor sağlıyor.

PKK Türkiye ile Barışırken İran Sınırında Sessizce Güçleniyor

Bu değişim dikkat çekici çünkü PKK’nin Süleymaniye hattına yerleşmesi görece yeni bir gelişme. Örgüt 1980’lerde Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleye başladığında Kürdistan Bölgesindeki kampları neredeyse tamamen Türkiye sınırına yakın bölgelerdeydi. Önce Haftanin’e, ardından Amedi ve Erbil’in Hwakurk bölgesine yerleşti; 1990’larda ise Gara Dağları ve Kandil’de kalıcı üsler kurdu. Bu alanların büyük bölümü o dönemde KDP’nin kontrolündeydi.

Türkiye’nin zaman içinde değişen askerî stratejisi bu tabloyu yavaş yavaş değiştirdi. Ankara, geçici sınır ötesi operasyonlar yerine Kürdistan Bölgesinde kalıcı askerî üsler kurmaya başladı ve PKK’yi adım adım daha güneye itti. Ancak asıl kırılma noktası büyük ölçüde 2011’de İran ile PJAK arasında varılan ateşkesten sonra yaşandı. Örgütün güneye doğru en hızlı genişlemesi 2012’den itibaren gerçekleşti.

Bu dönem aynı zamanda YNK içinde önemli bir güç değişimine denk geldi. Celal Talabani’nin geçirdiği rahatsızlık sonrası Lahur Şeyh Cengi’nin güvenlik yapısı üzerindeki etkisi arttı. Tam da bu süreçte YNK ile PKK arasındaki ilişkiler giderek stratejik ortaklığa dönüşmeye başladı ve bu durum PKK’nin YNK kontrolündeki bölgelerde rahatça yayılmasına imkân sağladı.

Muhtemelen burada sayılan bölgeler örgütün gerçek varlığını tam olarak yansıtmıyor. Zaman zaman Kalar çevresinde ve hatta Çemçemal’a kadar uzanan PKK varlığına ilişkin haberler de yayımlandı. Ancak özellikle İran sınırı boyunca sistemli biçimde tüneller ve savunma hatları inşa edilmesi, diğer gelişmelerden çok daha dikkat çekici.

Örgüt Türkiye ile barışa yaklaşırken stratejik öncelikleri de değişiyor. PKK artık Türkiye’ye odaklanan bir isyan hareketinden ziyade giderek İran’a dönük bir yapılanmaya benziyor. Barış süreci kapsamında örgütün Türkiye sınırındaki bütün mevzilerini boşaltması bekleniyor. Haftanin, Amedi ve Hwakurk’un büyük kısmı zaten fiilen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolü altında bulunuyor. Geriye yalnızca Gara ve Hwakurk’un bazı kesimleri kalmış durumda; bunların da süreç ilerledikçe boşaltılması bekleniyor.

Bu gerçekleşirse PKK’nin askerî coğrafyası kökten değişmiş olacak. Türkiye sınırındaki varlığı büyük ölçüde sona erecek; örgütün geriye kalan askerî altyapısı ise neredeyse tamamen İran sınırına yoğunlaşacak.

Dikkat çeken bir başka nokta ise Türkiye’nin bu güneye doğru genişleme konusunda sessiz kalması. Türk medyasında barış süreciyle ilgili haberler sürekli Türkiye sınırındaki kampların boşaltılmasına odaklanırken Ankara’nın Aşos, Mawat, Penjwen veya Halepçe gibi bölgelerin de tahliye edilmesini istediğine dair hiçbir işaret bulunmuyor. Bu da Türkiye’nin önceliğinin PKK’yi Kürdistan Bölgesinden tamamen çıkarmaktan ziyade kendi sınır güvenliğini sağlamak ve sınır hattını kalıcı askerî varlığıyla kontrol altına almak olabileceğini düşündürüyor.

Aynı dönemde Türkiye ile YNK arasındaki ilişkilerin hızla düzelmesi de dikkat çekiyor. MİT Başkanı’nın kısa süre önce Süleymaniye’de Bafel Talabani ve Kubad Talabani ile görüşmesi, ardından Kubad Talabani’nin Ankara’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’la bir araya gelmesi bunun en somut örnekleri. Süreç ilerledikçe Bafel Talabani’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de görüşebileceği konuşuluyor.

Bu temasların PKK’nin bilgisi dışında yürütülüyor olması pek olası görünmüyor. YNK ile PKK farklı örgütler olsa da uzun yıllardır çıkar alanları büyük ölçüde örtüşüyor. Son diplomatik gelişmeler de iki yapı arasında bir kopuştan çok, en azından karşılıklı anlayış ve koordinasyon bulunduğunu düşündürüyor.

İran cephesinde de dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Geleneksel olarak hem YNK hem de PKK’nin Tahran’a yakın olduğu düşünülürdü. Ancak son dönemde iki aktör de İran’a karşı daha sert bir çizgi benimsedi. PJAK yeniden Devrim Muhafızları ile çatışmaya girerken, Bafel Talabani de İran’ın Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırılarının ardından Tahran’ı açıkça saldırganlıkla suçladı.

Bunun geçici bir taktik değişikliği mi yoksa daha kapsamlı bir stratejik dönüşümün başlangıcı mı olduğu henüz belli değil. Ancak görünen o ki YNK ile PKK, İran konusunda büyük ölçüde ortak hareket etmeye devam ediyor. Her ne kadar farklı örgütler olsalar da son on yılda politikalarını giderek daha fazla uyumlu hâle getirdiler. Bu nedenle iki yapının İran’a yönelik yaklaşımı, farklı önceliklere sahip olan KDP’den ayrı değerlendirilmeli.

Bununla birlikte ne YNK’nin ne de PKK’nin İran rejimini devirmeyi hedefleyen daha geniş bir uluslararası planın parçası olduğuna dair güçlü işaretler bulunuyor. Tutumları daha çok Türkiye’ninkine benziyor: Daha zayıf bir İran işlerine gelebilir; ancak bunun İsrail destekli ya da dış müdahaleyle yürütülen bir rejim değişikliği süreci üzerinden gerçekleşmesini istemiyorlar. Bu da onları zaman zaman ortaya atılan spekülatif iddialardan ayırıyor.

İlginç olan, tarihsel olarak İsrail ile daha yakın ilişkilere sahip görülen KDP’nin de İran’la doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınması. KDP, İsrail’in hedefleri doğrultusunda hareket etmek yerine bölgesel dengeleri korumaya çalışıyor. Dolayısıyla Kürt partileri arasındaki temel fark, İran’la çatışmayı isteyip istememeleri değil; bölgesel güçlerle ilişkilerini nasıl yönettikleri.

Barış süreci yalnızca Türkiye açısından değil, PKK’nin geleceği açısından da tarihi sonuçlar doğurabilir. Örgüt Türkiye’de silahlı mücadeleyi sona erdirip yasal siyasete entegre olsa bile bölgesel bir aktör olmaktan vazgeçmeyebilir. Askerî altyapısını İran sınırına taşıyarak stratejik derinliğini korurken, aynı zamanda Türkiye siyasetinde meşru bir aktöre dönüşebilir.

Böylece PKK ne yalnızca geçmişteki bir silahlı örgüt ne de sadece bir siyasi parti olur. Bunun yerine hem Türkiye’nin siyasi sisteminin parçası olan hem de sınır ötesinde etkisini sürdüren hibrit bir yapıya dönüşebilir. Bu sayede tüm stratejik kozlarını kaybetmeden Ankara ile yeni bir ilişki kurabilir.

Bu durum Türkiye açısından da belirli avantajlar sağlayabilir. Ankara, PKK’yi tamamen tasfiye etmek yerine onu yeni bölgesel düzenin bir parçası hâline getirebilir. Böylece yıllardır güvenlik tehdidi olarak gördüğü bir aktör, çıkarları bölgesel istikrara bağlı yeni bir siyasi yapıya dönüşebilir. Aynı zamanda Türkiye de çıkarları giderek kendisininkiyle örtüşen Kürt aktörler üzerinden dolaylı bir nüfuz alanı elde edebilir.

Eğer bu değerlendirme doğruysa, mevcut barış süreci yalnızca kırk yılı aşkın bir çatışmanın sona ermesi anlamına gelmeyecek. Aynı zamanda bölgesel Kürt siyasetinin yeniden şekillenmesini sağlayacak tarihi bir dönüşüme işaret edecek. PKK, Türkiye sınırına odaklanan bir gerilla hareketinden çıkarak ağırlık merkezini Irak-İran sınırına taşıyan, ancak aynı zamanda Türkiye’nin siyasi sistemi içinde de yer alan ulusötesi bir aktöre dönüşmüş olacak.