Gerçekleri Manipüle Etme İşi Gazetecilik Değildir!

Gerçekleri Manipüle Etme İşi Gazetecilik Değildir!

Ruşen Çakır, Medyascope adına Kandil’e giderek PKK’nın kurucu kadrolarından Duran Kalkan ile röportaj yaptı. Bu görüşmenin bazı önemli bilinçli çarpıtmalarını ve röportajda verilmek istenen kasıtlı mesajı değerlendirmekte yarar var. Çünkü çok hassas bir süreç var ve Türk devleti, ortalığa bir sis perdesi çekerek, Öcalan ve örgütü ile ortak, Kürt ve Kürdistan milli davasına planlı bir süreç başlatmış.

Kürtlerin ateşten gömlekle sokaklarda dolaştığı, hapse atıldığı, sosyal medya hesapları engellendiği, yasaklandığı; sabahtan akşama kadar “terörist başı” dedikleri adamla haşır neşir, birlikte “paradigmalar, kurucu unsur söylevlerini” geliştirdikleri ortadayken, Kürtlere “Terör örgütüne destekten” binlerce dava açılıyor! “41 yıllık deneyimli gazeteci” Ruşen Çakır, bunu görmüyor, sorgulamıyor, “Türk devleti-Öcalan-Bahçeli paradigmasının” apoletlisi olarak, daha önce teşrif buyuran Hasan Cemal ve diğer apoletliler gibi, Kandil’e teşrif buyurup, ortak paradigmanın “ne güzel bir şey olduğunu” teyit etmek için, Duran Kalkan’la buluşuyor.

Ruşen Çakır, Duran Kalkan’ın iradesiz biri olduğunu, onun Öcalan’a karşı esas duruşta “evet başkanım” demenin dışında bir yetkisi ve duruşunun olmadığını bilmiyor mu? Biliyor, buna rağmen, D. Kalkan’a “süreci açma” hesabıyla, verilen talimatlar doğrultusunda Kandil’e gönderiliyor. Daha oturur oturmaz, D. Kalkan ona ilk postayı atıyor: ‘’Siz yanlış adrese geldiniz. Önce İmralı’ya gitmeliydiniz’’(!) R. Çakır’a; “benim bir iradem yok, irademiz Öcalan’dır, ben ancak Öcalan’ın söylediklerini tekrarlarım” demeye getiriyor.

Bilinen gerçek; “örgütü feshetme” ve “silahları yakma” kararlarını Kandil vermedi, Öcalan verdi: Dağda, “modern ve büyük bir gerilla ordusuna sahip olduğunu”  iddia eden adamlar; “İmralı’da ağır tecrit altında zindanda yatan bir adam”(!)ın sözlerine uyuyor! Ondan sonra da, PKK’lilerin kendi “iradeleriyle kongrede PKK fesih kararı aldıkları” iddia ediliyor. Bunu başkasına anlatsan adama gülerler. Ama “41 yıllık deneyimli gazeteci” olduğunu söyleyen R. Çakır, bütün bunların tanığı olarak, D. Kalkan’ın karargahına giriş yapıyor. Karargahın girişi öyle ideolojik ve şatafatlı ki, insan, yahu yıllardır Türk ordusu o dağlarda bombalamadığı taş, hendek ve kuytu kalmadı, bu şatafatlı gerilla kampı nasıl böyle açık meydanda oluyor diye sorası gelir! Ama R. Çakır, D. Kalkan’a, nasıl oluyor bu, size hiç saldırı olmuyor mu, böyle açıktasınız diye bir soru yöneltmiyor

  1. Çakır zaten soru sormak için Kandil’e gitmemişti: Kamuoyu nezdinde, devletin, Öcalan yoluyla Kürtlere dayattıklarını, onun ağzından tekrar ve teyit edilmesi için gitmiş.

Türkiye kamuoyunda bir beklenti var, bu beklentinin sabırsız bir mecraya kaymaması için, devlet sürekli, Öcalan-Kandil ile ilgili haberleri zinde tutar. Bunu “İmralı Sekreteryası” adına salıverip, alanlarda Öcalan propagandası yürüten sekreterya üyelerinin canhıraş çalışmalarından da anlıyoruz. R. Çakır’ın görevi, bu rutin görevlerden biri. “Hele git şu Kandil’in ağzından da bunların tekrar edilmesini sağla” mealinde.

Öcalan-PKK-Kandil’in “demokrasi aşığı” olduğunu, “Türk devlet düşmanı olmadığını, Türkiye’ye hizmete hazır oldukları”nı teyit etmeye gitmiş. R. Çakır’ın görevi bir gazeteci görevi olarak, bilinmeyenleri, merak edilenleri ortaya çıkaracak sorular sormak değil zaten. Öyle olsaydı, önce Öcalan ve PKK’sinin iç infazlarını araştırırdı. O dağlarda tutuklanıp, öldürülen binlerce Kürt çocuğunun akıbetini sorar, araştırırdı. Öcalan, Cemil Bayık, D. Kalkan gibi katillerin, nasıl “demokrat, demokratik, kadın hakları savunucusu” olduklarını araştırırdı. Çünkü o dağlar Kürt kızlarının çığlıkları ile doludur. Her taşta bu kızların vücudundan akan kan damlaları var. Görevli olmasaydı bunları sorardı, araştırırdı.

Türk devleti İmralı’da Öcalan’a “İmralı Sekreteryası” adında bir sekreterya kurmuş. Bu sekreterya ile bütün alanları yönetiyor. Devlet, bu sekreteryanın üyelerini “cezası bitti, çıktı” adı altında alanlara adamları gönderiyor, “Apo’ya özgürlük” mitingleri düzenliyor, ama R. Çakır, “böyle bir şey nasıl olur” diye bir soru sormuyor! Siz devletin işlerini yürütmüyorsanız, devlet size neden bu çalışma imkânı sağlasın diye bir soru yöneltmiyor. Çünkü görevi bu gerçekleri ortaya çıkarmak değil, meşrulaştırmaktır.

Öcalan’ın “özgür olmadığı”nı iddia eden Apoculara, bizzat Öcalan’ın cevabı var: “İmralı Avrupa’dan daha iyi, beni koruyamazsınız, ben adada kalmak istiyorum, ada daha güvenlikli” diye!

  1. Öcalan; İmralı’dan SDG’ler içindeki Arap aşiretlerine mektup yazdı. Bir süre sonra da bu aşiretler, bir hamle ile arkadan Kürt çocuklarına silahları çevirdiler. Üç saat içinde binlerce ölü ve 1700 esir ile, SDG’nin elindeki silahların büyük bir kısmına el koyarak, tasfiye ettiler. Bu Türk devleti-Öcalan-Arap aşiretleri üçlüsünün katliamı olduğunu araştırdın mı R. Çakır?

Bunları elbette araştırmazsın, ama, D. Kalkan’ın, “Güneybatı Kürdistan’daki yenilginin sorumluluğunu Rojava yönetimine yüklerken” ki sözlerini seve seve yayınlarsın. Çünkü R. Çakır, gerçekleri ortaya çıkarmak için değil, ters yüz etmek için görevli olarak Kandil’e gitmiş.

Kürt milleti, oynanan oyunların farkında, bu işlerden uzak durması, geleceği açısından önemlidir. Mutlaka bu oyunları boşa çıkaracak soğukkanlılığı ve hassasiyeti göstermelidir.

Şeyhmus Özzengin / 22.07.2026