Irak, Suriye Ekseninde Yeni Güvenlik Planı ve Kürt Milleti Üzerindeki Stratejik Tehdit

Irak, Suriye Ekseninde Yeni Güvenlik Planı ve Kürt Milleti Üzerindeki Stratejik Tehdit

Irak ve Suriye coğrafyası, son yüzyıl boyunca emperyal müdahalelerin, yapay sınırların ve vekâlet savaşlarının merkezinde yer almıştır. Bu coğrafyada Kürt milleti hiçbir zaman bölgesel güvenlik mimarisinin kurucu öznesi olarak kabul edilmemiş, çoğu zaman bu mimarilerin ilk kurbanı hâline getirilmiştir. Kürtlerin siyasal kazanımları geçici, güvenlikleri ise başkalarının stratejik tercihlerine bağımlı kılınmıştır.

Son dönemde basına yansıyan ve Raghad Saddam Hüseyin ile Şam Geçici Hükümeti Başkanı Ahmed Şara arasında gerçekleştiği ileri sürülen görüşmeler, bu tarihsel sürekliliğin yeni bir evresine işaret etmektedir. İngiltere öncülüğünde, Ürdün ve İsrail’in de dâhil olduğu iddia edilen bu planın; DAİŞ artıkları, eski Baas rejimi unsurları ve radikal Sünni grupların yeniden organize edilmesini hedeflediği ileri sürülmektedir. Enbar hattı merkezli olarak Irak’ın batısından Musul Ovası’na uzanan bir istikrarsızlık kuşağı oluşturulması, İran’ın bölgesel etkisinin kırılması ve Şii Hilali olarak tanımlanan hattın kesilmesi bu planın temel amaçları arasında gösterilmektedir.

Bu tür jeopolitik mühendislik projeleri, teorik olarak bölgesel güç dengelerini hedef alsa da pratikte en ağır bedeli her zaman Kürt milleti ödemiştir. 2003’te Baas rejiminin devrilmesi, yalnızca otoriter bir iktidarın sona ermesi değil, aynı zamanda Irak devlet yapısının çözülmesi anlamına gelmiştir. Ordunun dağıtılması, Baas kadrolarının tasfiyesi ve mezhepsel temelde inşa edilen yeni siyasal düzen, 2014’te DAİŞ’in Musul’u ele geçirmesinin yapısal zeminini oluşturmuştur.

DAİŞ, yalnızca radikal bir örgüt olarak değerlendirilmemelidir. Eski Baas subayları, bölgesel istihbarat servisleri ve küresel güç dengelerinin kesişiminde ortaya çıkan hibrit bir yapıdan söz edilmektedir. Bu nedenle bugün DAİŞ’in yeniden canlandırılmasına dair iddialar, rastlantısal gelişmeler değil; planlı ve stratejik girişimler olarak ele alınmalıdır. İngiltere’nin bu süreçteki rolü, klasik sömürge sonrası denge politikalarının güncellenmiş bir biçimi olarak okunabilir.

Bu senaryonun Kürt milleti açısından en hayati tehlikesi, 2014 koşullarının yeniden üretilmesidir. Şengal’de yaşanan soykırım, Kürtlerin uluslararası sistem içinde ne denli savunmasız bırakıldığını açık biçimde göstermiştir. Şengal, Kerkük, Mexmûr, Tuzhurmatu ve Musul Ovası gibi bölgeler, hem askeri saldırılara hem de demografik mühendisliğe açık alanlar olarak öne çıkmaktadır.

Özellikle Kerkük, Kürt milleti için yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda tarihsel ve sembolik bir merkezdir. DAİŞ hücrelerinin yeniden aktive edilmesi, Kürtlerin bu şehirdeki varlığını doğrudan hedef almaktadır. Beyci ve Musul hattında yaşanacak yeni bir istikrarsızlık, Kürdistan Bölgesi ile Irak arasındaki fiili sınırları anlamsızlaştırma potansiyeline sahiptir.

Demografik değişim, askeri tehditten çok daha kalıcı ve yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Zorla göç, etnik temizlik ve nüfus mühendisliği, Kürtlerin yüzyıllardır maruz kaldığı temel politikalar arasında yer almaktadır. Söz konusu planın bu yöntemleri yeniden devreye sokma ihtimali, Kürtlerin yalnızca bugünkü kazanımlarını değil, gelecekteki siyasal statü arayışlarını da hedef almaktadır.

Bu koşullar altında Kürtlerin atması gereken adımlar, dar parti çıkarlarının ötesine geçen ulusal bir perspektif gerektirmektedir. Kürt siyasi ve askeri aktörleri arasında gerçek ve sürdürülebilir bir stratejik koordinasyonun sağlanamaması, Kürtlerin en zayıf noktası olmaya devam etmektedir. Dış güçler bu bölünmüşlüğü sistematik biçimde kullanmakta ve kendi planlarını bu zemin üzerinden inşa etmektedir.

Kürtlerin güvenlik anlayışı yalnızca savunmacı reflekslere indirgenmemelidir. İstihbarat kapasitesinin güçlendirilmesi, sınır ötesi tehditlerin erken tespiti ve Şengal–Kerkük–Mexmûr hattında ortak savunma mekanizmalarının oluşturulması yaşamsal önem taşımaktadır. Bu yaklaşım yalnızca askeri tedbirleri değil, sivil savunma ve kriz yönetimini de kapsamak zorundadır.

Kürt meselesinin yeniden uluslararası düzleme taşınması da kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Kürtler, DAİŞ’e karşı verdikleri mücadelenin küresel sistem açısından taşıdığı stratejik önemi hatırlatmalı; ancak bu kez geçici askeri iş birlikleriyle yetinmeyip, kalıcı siyasi ve hukuki güvenceler talep etmelidir. Uluslararası koruma, referandum hakkı ve kendi kaderini tayin ilkesi bu çerçevede yeniden gündeme alınmalıdır.

Irak ve Suriye ekseninde gündeme gelen bu yeni plan, yalnızca bölgesel bir güç mücadelesi olarak değil, Kürt milletinin varlığına yönelik yapısal bir tehdit olarak okunmalıdır. Irak ve Kürdistan Bölgesi yönetimlerinin çökmesi ihtimali, tarihsel deneyimlere dayanan somut bir olasılık olarak ortadadır. Kürtlerin bu süreci başkalarının çatışması olarak görmesi ve pasif bir tutum benimsemesi hâlinde, 2014’ten çok daha ağır sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Buna karşılık ulusal birlik, stratejik akıl ve uluslararası hukuk temelinde geliştirilecek bütünlüklü bir yaklaşım, bu tür planları boşa çıkarabilecek tek gerçekçi seçenektir. Kürtlerin kaderi, bir kez daha başkalarının masasında değil, kendi tarihsel bilinci ve kolektif iradesiyle belirlenmek zorundadır.