Akıllıların Tasfiyesi ve PKK’de Diktatörlük

Diktatörler; kendi saltanatlarını kurmak ve sürdürmek için akıllı insanlara gereksinim duyarlar. Çünkü akıllı insanlar vasıtasıyla kitleleri etkileyebileceklerinin, inandırabileceklerinin farkındadırlar. Bu akıllıların yardımıyla, yalanlarını gerçek, ihanetlerini kahramanlık diye pazarlarlar.
Her diktatörlük; “yanlışı doğru, haksızlığı haklı ve kötüyü iyi” göstererek varlık kazanır. Bu nedenle de akıllı insanlardan tedirgin olurlar. Çünkü yaşanan/yaşatılan yanılsamayı ilk fark edecek olan akıllı insanlardır. Onlar, diktatörün maskesini düşürebilecek, kitleleri uyandırabilecek tehlikeli unsurlardır. Hem akıllı insanlara ihtiyaç duyan, hem de onlardan tedirgin olan diktatörler; akıllıları kişiliksizleştirerek/duyarsızlaştırarak ve sindirip boyun eğdirerek amaçlarına ulaşmaya çalışırlar…
Bu yöntemle, akıllıların zekâsını kendi hizmetlerine sokar, ama kişiliklerini ezerler ki, itiraz edemesinler. Her akıllının cesur ve kişilikli olmadığını bilen diktatörler; hem akıllı, hem de kişilikli insanları baş düşman ilan edip öncelikle onlardan kurtulmaya çalışırlar. Çünkü bu tür insanlar, diktatörlüğün temelini sarsar, yanılsamayı bozar. Abdullah Öcalan ve PKK tarihine bakıldığında, bu mekanizmanın en belirgin örneklerinden birinin görüldüğü söylenebilir.
Öcalan, 1970’lerin başında PKK’nin çekirdek kadrosunu oluştururken, akıllı ve yetenekli insanları –özellikle inisiyatif sahibi, sorgulayıcı kişilikleri– etrafına topladı; çünkü Kürd halkının özgürlük mücadelesini kendine mal etmek, kitleleri kandırmak için onların zekâsına ve enerjisine ihtiyaç duyuyordu. Ama aynı zamanda, bu kadroların bir gün kendi saltanatına meydan okuyabileceğini, kendi otoritesini sorgulayabileceğini çok iyi biliyordu. İşte bu yüzden, PKK’nin tarihi, sorgulayıcı ve potansiyel rakip görülen insanların sistematik tasfiyesiyle doludur. Ve bu tasfiyenin en başındaki, en sembolik örneği, 1977’de Gaziantep’te öldürülen Haki Karer’dir.
Haki Karer, PKK’nin kuruluş sürecindeki en önemli isimlerden biriydi; Öcalan’ın “gizli ruhum” dediği, “PKK, Haki Karer’e yemin olarak kuruldu” diye andığı, örgüt içinde ikinci adam konumuna getirilen, inisiyatif sahibi, sorgulayıcı bir devrimciydi. Karadenizli bir Türk olarak Kürd davasına gönül vermiş, “Kürdistan sömürgedir” tezini erken benimseyen, örgütlenmede kritik rol oynamış biriydi. Ama tam da bu nitelikleri –zekâsı, kişiliği ve bağımsız düşünme yeteneği– onu Öcalan için tehlike haline getirdi.
1977 Mayıs’ında, Haki Karer Öcalan’ın getirdiği bazı şaibeli unsurları (Pilot Necati ve Kesire gibi) sorgulamaya, mektuplarla arkadaşlarına aktarmaya başladı. Bu sorgulama, Öcalan’ın otoritesine doğrudan meydan okumaydı. Ve hemen ardından, 18 Mayıs 1977’de Gaziantep’te bir kahvehanede “Stêrka Sor” adlı rakip gruptan Alaattin Kapan tarafından vuruldu. Resmi PKK anlatısında “ilk büyük şehit” olarak kutsanan Haki Karer’in ölümü, birçok kaynakta ve eski kadroların itiraflarında örgüt içi ilk infaz/tasfiye olarak kabul edilir; hafif yaralı halde hastaneye kaldırıldıktan sonra bile, Öcalan’ın talimatıyla tamamen ortadan kaldırıldığı iddiaları güçlüdür.
Bu cinayet, PKK’nin daha kuruluş aşamasında inisiyatif sahibi, potansiyel lider adaylarını yok etme politikasının başlangıcı oldu. Haki Karer’in ölümüyle birlikte grup daha sıkı, daha merkezi ve daha şiddetli bir yapıya evrildi; çünkü artık sorgulayanlara yer yoktu. İlk vurulan kadrolar en akıllıları olmasalar da, akıl ve kişilik birlikte değerlendirildiğinde, ilk sıralarda yer aldıkları rahatlıkla görülebilir.
1980’lerde Bekaa Vadisi’nde kurulan kamplarda, Abdullah Öcalan’ın talimatıyla başlayan iç infaz dalgası, onlarca yetkin ve potansiyel rakibi ortadan kaldırdı. Öcalan, İmralı’daki yargılamasında örgüt içinde 15 bin militanın infaz edildiğini itiraf etti; bu açıklama, TBMM komisyon raporlarında ve araştırmacı yazarların aktarımlarında da yer aldı. Michael Gunter’ın da belirttiği gibi, Öcalan daha erken dönemde rakiplerini işkenceyle “hain” itirafı yaptırıp infaz ettirdi. Resul Altınok, Saime Aşkın ve Ayten Yıldırım gibi isimler, bu purge’lerin kurbanları arasındaydı; hepsi de zekâlarıyla öne çıkan, ama Öcalan’ın otoritesine boyun eğmeyen kişilikli militanlardı.
Mahsum Korkmaz, PKK’nin ilk askeri komutanı ve silahlı mücadelenin fiilen başlatıcısı olarak kabul edilir. 15 Ağustos 1984’te Abdullah Öcalan’ın talimatıyla gerçekleştirilen ilk büyük eylemlerde (Siirt’in Eruh ve Hakkâri’nin Şemdinli ilçelerine yönelik eş zamanlı baskınlar) Eruh grubunun liderliğini üstlenmiş, bu saldırılarla Türkiye-PKK çatışmasının silahlı aşaması resmen başlamıştır. Korkmaz, 1986’da (muhtemelen 28 Mart’ta Gabar Dağı’nda) iç çatışma veya pusuda öldürüldü; Öcalan sonradan bunu “çete” veya pusuya düşme olarak nitelendirip örgüte yaslanan grupları suçlasa da, çok sayıda tanık ifadesi, eski örgüt üyelerinin anlatımları ve raporlar onun Öcalan’ın emriyle tasfiye edildiğini göstermektedir. Engin Sincer gibi (kod adı Erdal) başka yüksek rütbeli isimler de benzer tasfiye süreçlerine maruz kalmış, örgüt içi infazlar ve “ajan” suçlamalarıyla ortadan kaldırılmıştır.
Bu tasfiye furyası, 1980’lerin ortalarında Avrupa’ya sıçradı ve Öcalan’ın mutlak hakimiyetini pekiştirmek için en acımasız örneklerden biri, PKK kurucularından ve Merkez Komite üyesi Çetin Güngör (kod adı Semir)’in infazıdır.
Semir, PKK’nin kuruluş döneminden beri örgütte kritik roller üstlenmiş, 1982’de Suriye’den ayrılarak iki yıl Avrupa’da PKK’nın sorumluluğunu yürütmüş, akıllı, sorgulayıcı ve bağımsız düşünen bir kadroydu. Öcalan’ın emir ve talimatlarına uymadığı, örgüt içi otoriteyi sorguladığı gerekçesiyle önce Güney Kürdistan’a dönmesi istendi; uymayınca Almanya’da gözaltına alındı, ancak kaçmayı başardı. Ancak kaçış onu kurtaramadı: 2 Kasım 1985’te İsveç’in başkenti Stockholm’da, PKK infaz timlerinden olan –Nuri Candemir– tarafından öldürüldü. Cinayet, yüzlerce Kürdün gözü önünde gerçekleşti; katil olay yerinde yakalandı ve mahkemede Öcalan’ın talimatını yerine getirmekten “mutlu” olduğunu ifade etti.
Bu infaz, PKK’nin Avrupa’daki muhaliflerini susturma politikasının en çarpıcı ve somut göstergelerinden biri oldu; Semir gibi merkez komite düzeyinde bir ismin bile sorgulamasının bedelinin ölüm olduğu mesajını net biçimde verdi ve Öcalan’ın önündeki engelleri temizledi. 1980-1990 arası, PKK içinde tam bir terör dönemiydi: 60’a yakın kadro infaz edildi, defector’lar Avrupa’da (İsveç, Hollanda, Almanya, Danimarka) suikastlarla susturuldu.
Bu tasfiye zincirinin 1990’ların başındaki en çarpıcı örneklerinden biri de, PKK’nin kuruluşundan beri yer alan ve Merkez Komite üyesi Mehmet Cahit Şener’in infazıdır. Şener, 1978 Fis Kongresi’nde en genç delege olarak katılmış, Diyarbakır Cezaevi direnişinde önemli rol oynamış, örgüt içinde hızla yükselerek PKK Merkez Komitesi üyesi olmuş, sorgulayıcı zekâsı ve bağımsız kişiliğiyle tanınan bir kadroydu. Sakine Cansız’ın eski nişanlısı olan Şener, Öcalan’ın otoritesini ve çizgisini (özellikle Suriye istihbaratıyla ilişkileri, diktatörlük eğilimleri) açıkça sorgulamaya başlamıştı.
1990’daki Haftanin Kongresi’nde (4. kongre) Öcalan’a sert eleştiriler yöneltti; bu, Öcalan için doğrudan tehdit anlamına geliyordu. Tutuklatıldı, kaçmayı başardı ancak 1 Kasım 1991’de Rojava’nın Kamışlo kentinde, Öcalan’ın talimatıyla ve Suriye istihbaratının (El Muhabarat) desteğiyle iki tetikçi tarafından kaldığı evde kurşunlanarak infaz edildi. Cesedi Suriye devleti tarafından alındı ve ortadan kaldırıldı.
Bu cinayet, PKK’nin kendi içindeki muhalifleri nasıl acımasızca temizlediğinin somut bir göstergesidir; Şener gibi zekâ ve kişilik sahibi bir ismin yok edilmesiyle, örgüt daha da merkezileşti ve sorgulama tamamen ortadan kalktı.
Abdullah Öcalan başından beri Türk devletinin adamı olarak hareket etti; PKK’yi de devletin (MİT ve GLADİO gibi derin yapılar eliyle) kurduğu veya yönlendirdiği gerçeği ortadadır. 1978’deki kuruluşundan itibaren diğer rakip Kürd gruplarını ve örgütlerini sistematik olarak bertaraf etti; çatışmalar, infazlar, suikastlar ve ideolojik terörle rakipleri ortadan kaldırarak Kürd mücadelesini tekeline aldı. Devlet(ler)in kendisine sağladığı alan ve lojistik destek sayesinde rakipsiz kaldı ve PKK’yı Kürd hareketinin tartışmasız hâkimi haline getirdi. Öcalan rakiplerini etkisiz kılma sürecinde Marxist-Leninist ideolojiyi kendine kalkan yaptı; ama asıl amacı, Kürd mücadelesini monopolize etmekti.
2000’lerde PKK, reformist ve muhalif sesleri de dışladı: Nizamettin Taş, Faysal Dunlayıcı (Kani Yılmaz) ve Osman Öcalan gibi isimler eleştirileri nedeniyle örgütten atıldı veya kaçmak zorunda kaldı. Faysal Dunlayıcı, PKK’nın kuruluş döneminden beri üst düzey kadrolarındandı: 1970’lerin ortalarında katıldı, 12 Eylül Darbesi’nde tutuklanıp 12 yıl Diyarbakır Cezaevi’nde kaldı, tahliye sonrası ERNK’nin 7 yıl Avrupa temsilciliğini yaptı ve Merkez Komite üyesi düzeyinde kritik roller üstlendi. Zekâsı, diplomasi yeteneği ve bağımsız tutumuyla öne çıktı; ancak Abdullah Öcalan’ın otoritesini sorgulayan yaklaşımları nedeniyle hedef haline geldi.
2004’te Osman Öcalan, Nizamettin Taş ve Faysal Dunlayıcı PKK’den ayrılarak Yurtsever Demokrat Parti’yi (PWD) kurdular. Bu ayrılık, Öcalan’ın mutlak otoritesine meydan okuma olarak görüldü. PKK yönetimi ayrılanları “hainlik” ve “likidasyonculuk” suçlamalarıyla hedef aldı. Gerilim, 11 Şubat 2006’da Güney Kürdistan’ın Süleymaniye kentinde patladı: Kani Yılmaz’ın aracına benzin alırken uzaktan kumandalı bomba yerleştirildi. Patlamada Kani Yılmaz ile yanındaki PWD üyesi Sabri Tori (Serdar Kaya) yanarak öldü. Suikastı PKK infaz timlerinin (ajan sızdırma yöntemiyle) PKK’den sızan Veli Çat (Numan kod adlı) olduğu biliniyor artık. Bu olay, PKK içindeki muhalif ayrılıkların ölümcül sonuçlarını gösteren çarpıcı bir örnek olarak kabul edilir.
Bu infaz, Hikmet Fidan’ın Diyarbakır’da gündüz vakti kafasına tek kurşunla öldürülmesi gibi, örgütün ayrılan eski üst düzey kadrolarını bile affetmediğinin, Avrupa’dan Rojava’ya uzanan tasfiye politikasının acımasız bir devamı olduğunun somut kanıtıdır. Bu suikast, akıllı ve kişilikli bir ismin (Kani Yılmaz’ın) daha ortadan kaldırılmasıyla PKK içindeki sorgulama mekanizmasını tamamen yok etti; geriye kalanlar ya korkudan susanlar ya da yanılsamaya kapılanlar oldu. Bu tasfiye furyası, örgütü Öcalan’ın mutlak hakimiyetine dönüştürdü; ama Kürd halkına büyük zarar verdi.
Bu süreçte, örgüte 40 yılı aşkın hizmet etmiş, ancak görüş ayrılığı nedeniyle hedef alınan bir başka çarpıcı örnek de Hikmet Fidan’dır.
Eski HADEP Genel Başkan Yardımcısı olan Fidan, PKK çizgisinden ayrılarak -Nizamettin Taş, Faysal Dunlayıcı ve Osman Öcalan gibilerinin kurduğu- Yurtsever Demokrat Parti (PWD-Partiya Welatparêzên Demokrat) oluşumuna katılmıştı. 6 Temmuz 2005’te Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde, gündüz vakti kafasına tek kurşun sıkılarak infaz edildi. Mahkeme kayıtlarında ve iddianamede, katilin PKK talimatıyla hareket eden tetikçi Serkan Şitilay (kod adı Deniz Ulaş) olduğu belirtilmiş; infaz emrinin örgüt üst yönetiminden geldiği vurgulanmıştır. Cenazesini kaldırmak için ambulans dahi verilmedi; belediye “aracın deposu delik” gibi bahanelerle talebi reddetti.
Bu olay, PKK’nin sadece erken dönem kadrolarını değil, yıllarca hizmet etmiş, sonradan ayrılan veya eleştiren kişileri bile affetmediğini, hatta kamuoyu önünde aşağılayıcı biçimde cezalandırdığını gösteren utanç verici bir örnektir. Akıllı ve kişilikli kadrolar yok edilince, geriye kalanlar ya korkudan susanlar ya da yanılsamaya kapılanlar oldu.
Sonuçta, PKK varoluş misyonuna uygun bir yapıya evrildi: Sömürgeci devletlerin (Suriye, İran, Irak, Türkiye) oyunlarında kullanıldı, Kürd kazanımlarını engelledi. 2025’te Öcalan’ın çağrısıyla biçim değiştirecek olması, bu diktatörlüğün son perdesi olabilir ama Kürd halkı, yıllarca süren yanılsamanın faturasını ödemeye devam ediyor. Hiçbir dış düşman, Öcalan ve PKK’nin Kürdlere yaptığı kadar zarar veremedi; tıpkı Rojava’da yaşanan ihanet gibi…




