Kurgulanmış Bir Kıyım: Sivas Katliamı, Derin Devlet ve Alevi Kürtlere Yönelik İstihbarat Operasyonları

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta gerçekleştirilen ve 33 yazar, ozan, sanatçı ve aydının yakılarak katledildiği Madımak Katliamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin jenosidal tarihinin bir uzantısı ve modern zamanlara taşınmış halidir. Olayın yalnızca “gerici güruhun” galeyanı ya da “faili meçhul” bir anaforun eseri gibi sunulması, katliamın planlı ve istihbari bir operasyon olduğu gerçeğini örtmektedir. Bu katliam; Koçgiri’den Zilan’a, Dersim’den Maraş’a, Malatya’dan Çorum’a dek uzanan ve özellikle Alevi Kürt hattına yönelik uzun vadeli devlet mühendisliğinin bir parçasıdır. Sivas Katliamı’nın, belirli merkezlerde senaryolaştırıldığı ve bir “operasyon” olarak sahneye koyulduğu artık birçok belge ve tanıklıkla açık hale gelmiştir.
Katliamın asıl amacı, Alevi Kürtleri bir kez daha devletin kontrol ettiği bir eksene çekmek, onları “dindar veya şeriatçı” kesimlerle karşı karşıya getirerek Kemalist çizgide saf tutmaya zorlamaktır. Bu, 1970’lerden beri süregelen bir stratejinin parçasıdır. Maraş, Çorum, Malatya gibi katliamlar da bu stratejinin halkalarıdır. Sivas’ta yaşanan trajedi, aslında çok önceden kurgulanmış bir planın hayata geçirilmesidir.
Sivas Katliamı sırasında devletin tüm güvenlik güçleri olayları anbean izliyor olmasına rağmen, bilerek müdahale edilmemiştir. Sivas gibi bir şehirde, olayları birkaç dakika içinde bastırabilecek askeri ve emniyet gücü mevcuttu. Ancak bu gücün kullanılmaması, katliamın bir üst akıl tarafından “akışına bırakıldığını” göstermektedir. Sonradan ortaya çıkan tanıklıklar da bunu desteklemektedir. Örneğin, Özel Harpçi Üsteğmen H.Ç.’nin “Madımak’ı biz yaktık” şeklindeki itirafı, olayın tamamen organize bir tim tarafından yönlendirildiğini ortaya koymaktadır. “Erzincan’dan helikopterle geldik, 25 kişilik timin başındaydım, ilk taşı biz attık ve geri çekildik” şeklindeki açıklaması, bu organizasyonun derin devlet, JİTEM ve istihbarat kanallarıyla ilişkili olduğunu somut şekilde ortaya koymaktadır.
Bu planlı kıyımın medya ayağında ise bazı “sol” çevreler ve yayın organları da yer almıştır. Özellikle Aydınlık gazetesi ve çevresi, o dönem içinde Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’yle birlikte kamusal algıyı şekillendirmede etkili olmuştur. İstihbaratla organik bağları olduğu iddia edilen bazı “aydın” kişiliklerin provokasyon içeren söylemleri, o gün otelin önünde toplanan kalabalığın harekete geçmesinde etkili olmuştur. Ne tesadüftür ki, bu katliamdan kurtulan tek ünlü yazarın MİT’ten maaşlı olduğuna dair belgeler katliam sonrası ortaya çıkmıştır. Bu durum, kurtuluşunun bir “tesadüf” olmadığını, operasyonel bir detay olduğunu düşündürmektedir.
Bu yapısal planın bir devamı olarak, katliamın hemen ardından 5 Temmuz 1993’te Erzincan’ın Başbağlar köyünde 33 Sünni yurttaşın katledilmesi, devletin mezhep çatışması yaratma stratejisinin bir başka halkası olarak okunmalıdır. Aynı senaryoda, bu defa “Aleviler yaptı” algısı üretilerek Sünni kitlelerin devlete sığınması ve Kürt-Alevi dayanışmasının zayıflatılması amaçlanmıştır. Sivas ve Başbağlar birlikte düşünüldüğünde, olayların yalnızca mezhepsel gerilim değil, etnik kimliğe ve tarihsel hafızaya yönelik bir yönlendirme içerdiği açıktır.
Bu kirli senaryonun daha eski bir halkası ise 30 Mart 1972 Kızıldere Katliamı’dır. O operasyonda sağ kurtulan tek kişi, Koçgiri Katliamı’nın baş planlayıcısı Ahmet Kadri’nin torunudur. MİT mensuplarının daha sonra yaptığı açıklamalarda, bu şahsın samanlıkta gizlendiğinin önceden bilindiği, yani onun kurtuluşunun da “önceden kararlaştırılmış” olduğu ifade edilmiştir. Bugün trajik olan, bu şahsın yoksul Kürt halkının oylarıyla üç dönem milletvekili seçilmesi ve milyonlarca Kürdün oy verdiği bir partinin onursal başkanı olarak onurlandırılmasıdır. Katliamların, provokasyonların, imha politikalarının içinden çıkan bir figürün, Kürtlerin sembolü haline getirilmesi trajik olduğu kadar sistematik bir tarihsel kırılmanın da ifadesidir.
Bugün hâlâ bu senaryolar işlemektedir. Devletin özel harp ve istihbarat aygıtları, Kürt halkını parçalamak, Alevi Kürtleri Kemalizm yörüngesinde tutmak için aynı oyunları oynamaya devam etmektedir. Solcu kisvesi altında operasyona dahil olan bazı sözde aydınlar, bugün hâlâ bu katliamları sorgulayanları küçümsemekte, gerçeklere gözlerini kapatmaktadır. Oysa tarih, her ayrıntısıyla ortadadır: Koçgiri’den Kızıldere’ye, Maraş’tan Sivas’a, Başbağlar’dan Roboskî’ye kadar tüm bu katliamlar aynı merkezden, aynı akıldan, aynı derin devletten planlanmıştır.
Sivas Katliamı, yalnızca bir yakma hadisesi değil, Kürt ulusal hafızasına ve Alevi-Kürt toplumsallığına karşı yapılan bir iç savaş operasyonudur. Devletin Alevi Kürtlere karşı sistematik düşmanlığı bu olayda en çıplak haliyle ortaya çıkmıştır. Sivas’ta yakılan sadece insanlar değil, aynı zamanda çok kültürlü, çok inançlı bir halkın bir arada yaşama umududur. Bu nedenle Sivas Katliamı, bir “yanlış anlama” değil, bir devlet stratejisidir.
Bugün hâlâ bu gerçekleri dile getirmekten korkan, susan ya da geçiştiren herkes bu suçun ortağıdır. Gerçek yüzleşme ancak failin adını doğru koymakla mümkündür: Türk devleti, istihbarat aygıtları, JİTEM, Özel Harp Dairesi ve bu yapılarla işbirliği yapan aydın görünümlü taşeronlar…
Tarih ancak bu karanlığın üstüne gidildiğinde yeniden yazılabilir.




