Uzlaşmaz Çelişki ve Değerlerin Savaşı

Uzlaşmaz Çelişki ve Değerlerin Savaşı

Sömürgeci ile sömürge arasındaki çelişki uzlaşmazdır. Bu nedenle birinden yana olan, zorunlu olarak diğerine karşıdır. Bu çatışma yalnızca toprak ve maddi çıkarlar üzerinden değil; aynı zamanda değerler, simgeler, kimlik ve tarih anlatısı üzerinden de yaşanır.

Sömürgecilik, basit bir ekonomik sömürüden ibaret değildir. O, aynı zamanda bir zihniyet rejimi, üstünlük hiyerarşisi ve kültürel tahakküm sistemidir. Sömürgeci, kendini “uygarlık, düzen ve bütünlük” olarak tanımlarken, sömürge milletini “kaos, tehdit, geri ve bölücü” olarak kodlar. Bu kodlama, sömürünün hem maddi hem psikolojik meşruiyetini sağlar. Bu yapı doğası gereği reformlara, “demokratik açılımlara” ya da “ortak zenginlik” vaatlerine kapalıdır.

Çünkü sömürgeci ile sömürge aynı anda hem “birlikte” hem “eşit” olamaz. Biri egemenliğini sürdürdükçe, diğeri varlığı inkar edilmiş halde yaşar. “Ortak vatan”, “kardeşlik” ya da “entegrasyon” söylemleri tarih boyunca sömürgecinin elini güçlendirmekten öteye geçmemiştir. Tarih bunun örnekleriyle doludur:

  • Cezayir’de Fransızlar on yıllar boyu “entegrasyon” ve “Fransızlaşma” politikaları izledi. Ancak FLN’nin kararlı mücadelesi gösterdi ki, sömürgeciyle aynı masada oturmak mümkün değildir; biri yer, diğeri yenir.
  • Hindistan’da Gandi’nin uzun süre savunduğu “kademeli özerklik” ve “ortak zenginlik” hayali sonuç vermedi. Gerçek bağımsızlık, İngiliz kurumlarını ve hegemonyasını topyekûn reddeden bir mücadeleyle geldi.
  • Vietnam’da Ho Chi Minh’in Fransızlara ve Amerikalılara karşı direnişi, sömürgecilikle uzlaşmanın imkansızlığını kanıtladı.
  • Güney Afrika’da Apartheid’in “ayrı ama eşit” yalanı, ANC’nin ilkesel mücadelesiyle yıkıldı.

Tüm bu örneklerde ortak nokta şudur: Sömürgeci sistem, “daha iyi yer” isteyenleri kolayca içine alır ve sistemin parçası haline getirir. Gerçek kurtuluş ise o kurumları reddetmekten ve kendi kurumlarını kurmaktan geçer.

Uzlaşmazlık en çok değerler ve simgelerde belirir:

  • Sömürgecinin “tek millet, tek bayrak, tek vatan” sloganı onun varoluş şartıdır; sömürge milleti için ise kendi varlığının resmi inkarıdır.
  • Sömürgecinin “bütünlük ve istikrar” dediği, sömürge milleti için sistematik şiddet ve kültürel asimilasyondur.
  • Sömürgecinin “demokrasi”si, sömürge milleti için meclisinde koltuk kapma yarışına indirgenmiş onursuz bir araçtır.
  • Sömürgecinin “barış süreci” ise genellikle direnişi kırmak için kullanılan bir taktik olmuştur.

Bu yüzden “Kürdistan’da demokrasi istiyoruz” derken aynı anda TBMM’de daha fazla sandalye peşinde koşmak mantıksal ve ahlaki bir çelişkidir. O meclis, sömürgecinin en güçlü kurumsal silahlarından biridir. Orada yükselmek, sömürge milletinin iradesini değil, sömürgecinin egemenlik illüzyonunu güçlendirir. Sömürgecilikle uzlaşmak, “hem ulusal haklar hem entegrasyon” formülüyle pratikte sömürgecinin hegemonyasını yeniden üretir.

Entegrasyon çizgisi, PKK’nin legal yapılarıyla ittifakları, “realizm” adına Güney Kürdistan’ın bağımsız devletleşme sürecini sulandırmayı ve TC kurumları içinde “daha iyi Kürd” olma yarışını meşrulaştırır.
Gerçek ulusal haklar çizgisi ise sömürge meclisini ilkesel olarak boykot etmeyi, bağımsız bir siyasi hat kurmayı, Güney’deki kazanımları sahiplenmeyi, kendi simgelerini (dil, bayrak, tarih bilinci) öne çıkarmayı ve bağımsızlık perspektifini korumayı gerektirir. Biri “Kürd Sorunu”nu sistem içi reformla çözmeye çalışır; diğeri “Kürdistan Sorunu”nu ortaya koyar. Biri “barış süreci” der, diğeri “bağımsızlık süreci” der. Aralarındaki fark nüans değil, ilkesel bir uçurumdur.

Sömürgecilik aynı zamanda psikolojik bir savaştır. Sömürge insanı sürekli “yeterince sadık değil, yeterince modern değil” suçlamasıyla karşı karşıya bırakılır. Bu baskı altında birçok aktör, sömürgecinin değerlerini içselleştirir ve “makul Kürd” olmaya çalışır.

Özetle:

Sömürgecilikle uzlaşmak, sömürge milletinin kendi varlığını bizzat inkar etmesi, tarihine ve kimliğine sırt çevirmesidir. Değerlerde, simgelerde, bayrakta, dilde ve kurumlarda “uzlaşma” arayan her siyasi yapı, ister istemez sömürgecinin zihniyetini içselleştirir, onun hegemonyasını yeniden üretir ve kendi milletine ihanet etmiş olur.

Gerçek Kürdistani siyaset ise bu uzlaşmaz çelişkiyi sonuna kadar göğüsleyen, sulandırmayan, gizlemeyen ve dönüştürmeyen siyasettir. O, sömürge kurumlarını meşrulaştırmaz; kendi bağımsız kurumlarını, kendi değerlerini, kendi tarih anlatısını ve kendi geleceğini kurma iradesini ortaya koyar.

Kürd siyasi aktörlerinin önünde gri alan kalmamıştır. Ya sömürgecinin meclisinde ve kurumlarında “makul Kürd”, “daha iyi Kürd” rolüyle oyalanacak, koltuk peşinde onun gölgesine sığınılacak… Ya da sömürgeci düzeni ilkesel olarak reddederek, kendi bayrağını, kendi kurumlarını, kendi iradesini ve bağımsızlığını kurma yolunda bedel ödemeyi göze alınacaktır.

Tarih, uzlaşmacıları, orta yolcuları ve “realist” diye kendini kandıranları asla yazmamıştır. Tarih, bu çelişkiyi sonuna kadar taşıyanları, bedel ödeyenleri ve iradesini kırılmayan bir çelik gibi kuşananları yazmıştır.

Şimdi sıra Kürdistan’dadır. Ya tarihin nesnesi olmaya devam edeceğiz, ya da tarihin öznesi olup o tarihi yeniden yazacağız. Bu irade, bu cesaret ve bu netlik, bugün tüm Kürdistan’ın omuzlarındadır.

Süleyman Akkoyun