Rojava’da Olanlar Malumun İlamıdır

Rojava’da Olanlar Malumun İlamıdır

SDG Komutanı Mazlum Abdi’nin 20 Ağustos 2026’da Kamışlo’da yaptığı açıklama, on üç yıllık bir oyunun son perdesinin resmi ilanıydı. Askeri, güvenlik ve idari kurumların Şam’ın devlet yapılarına entegrasyonu tamamlanmıştı. Şam bunu “önemli ve olumlu” buldu. Beş gün sonra, 25 Ağustos’ta Abdi bu kez Şam’daki Halk Sarayı’ndan konuştu: SDG bağımsız bir askeri güç olarak feshedilmişti. 28 Ağustos’ta ise aynı isim, Şara’nın cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak atandı. Dışarıda kimileri bunu “tarihi uzlaşı,” kimileri “özerkliğin sonu,” kimileri de “şok” diye yorumladı. Asıl şok, gerçeğin kendisi değildir. Gerçeğin artık resmi dilde, üst üste mühürlenmiş olmasıdır. Malum ilan edildi. 2012’den beri yazılan şey buydu.

Suriye’de değişim kapısı aralandığında Kürdler, her koşulda statüye en yakın halklardan biriydi. Değişimden yana güçler ittifak arıyordu. Esad kalırsa uluslararası koruma ve fiilî statü ihtimali vardı. Esad giderse muhalefetin asli bileşeni olarak pazarlık gücü oluşacaktı. Güney Kürdistan’da görülen denklem, Güneybatı’da da kurulabilirdi. Bu kapıyı kapatan hamle, PKK/PYD’nin sahneye sürülmesi ve Esad’la kurulan ilişkiydi. Anlaşmanın özü, sömürgeci devletlerin ortak arzusuna uygundu: Rejimin bekasını kollamak ve Kürd ulusal haklarının gerçeklik kazanmasını engellemek.

Bu yüzden “Rojava devrimi” sloganı başından itibaren bir yanılsamaydı. PYD, Esad’ın boşalttığı alanlara Esad adına el koydu. İstihbarat ve devlet aygıtının esas omurgası yerinde kaldı. Güvenlik taşeronluğunu ise örgüt üstlendi. Bir yandan Kürdlerin kendi denetimine geçmesi engellendi, öte yandan muhalefetin saldırı zemini hazırlandı. Amaç, istikrarsızlıktan “tek güç” çıkarmak, bütün Kürdleri savaşa çekmek ve bu kaosun içinde kendi vesayetini kalıcılaştırmaktı. Esad’la ya da ÖSO’yla yer yer çatışmak, Kürd davasının kanıtı değildi. Sömürgeci politikaların sahada uygulanmasıydı.

2013 Amed Newroz’undaki mektuptan sonra sorulması gereken soru açıktı: Madem devletlerin sınırları, bayrağı ve resmi diliyle esaslı bir sorununuz yoktu; madem şiddeti mahkûm edip “birlik” ve “İslam birliği” diline geçtiniz; o halde neden bunca genci ölüme sürdünüz? Aynı soru Rojava için de geçerlidir. Suriye’nin birliğini savunan, Kürd ulusal taleplerini “ilkellik” sayan bir yapının savaşı, halkın devletleşme hakkına değil, örgütün kuruluş misyonuna hizmet eder.

Bu misyonun yazılı özeti de erken verildi. Aysel Tuğluk 2013’te, PKK’nin “en az çeyrek asır” Kürdlerin bulunduğu her yerde çeşitli biçimlerde var olacağını; Türkiye’de silahlı varlığın “geri dönüşsüz” biçimde dışarı çıkarılacağını; Suriye’de ise bir süre daha silahlı kalınacağını söylemişti. Mantık basitti: Kuzey’de ulusal dinamikler kontrol altına alındıktan sonra aynı aygıt diğer parçalarda kullanılacaktı. Esad kalırsa Esad’la, giderse yeni iktidarla entegrasyon yapılacak; kaos sürerse Misak-ı Milli güncellenerek Güneybatı, Türkiye’nin güvenlik haritasına eklemlenecekti. Hesapta olmayan tek şey, Kürdlerin gerçek ulusal hak elde etmesiydi.

Gelinen nokta bu hesabın iflası değil, tamamlanmasıdır. Esad’ın 2024 Aralık’ındaki düşüşünden sonra Rojava’daki yapı da çöktü. 2026 başındaki toprak kayıpları “beklenmedik yenilgi” gibi sunuldu. Oysa entegrasyon zaten örgütün varoluş senaryosundaydı. 10 Mart 2025 mutabakatı, Ocak 2026’daki yeni metinler ve nihayet Ağustos 2026’daki “süreç bitti” ilanı, aynı çizginin resmi mühürleridir. Sınır kapıları, havalimanı, petrol sahaları ve sivil-askeri kurumlar merkezi yönetime bağlanır. Özerklik fiilen sona erer. Silahlı yapı, devlet ordusu ve güvenlik aygıtına yedirilir. Bundan sonra yalnızca “anayasada hak” söylemi kalır. Söylem değişir, misyon değişmez.

Burada asıl skandal, sonucun kendisinden çok, sonucun yıllarca “kazanım” diye pazarlanmasıdır. “Silahsız, savaşsız özgürleştirdik” denildi. Kutlamalar yapıldı. Eleştirenler “uç,” “komplo,” “birlik düşmanı” ilan edildi. Oysa Baas’ın kurumları ayaktaydı. PYD o kurumların bekçiliğini yapıyordu. Kuzey’de kırk beş yıldır sahnelenen oyunun Güneybatı versiyonuydu bu: Halkı savaşa sürmek, muhalif Kürd iradeyi ezmek, Güney Kürdistan’a düşmanlık etmek, çocukları cepheye sürmek ve iş bitince sömürgeci devletlerden birine teslim etmek. Sorumluluk yalnız örgütün değildir. PKK’ye net tavır alamayan, her “zafer” manşetini tekrarlayan, duygu sömürüsüyle “diren Rojava” sloganını gerçekliğin üstüne örten politik çevreler de bu tablonun ortağıdır.

Ulusal birliği, herkesin bir örgütün etrafında dönmesi sanan anlayış; devletleşmeye karşı durup işgalci devletin “toprak bütünlüğüne” saygıyı Kürd siyasetinin esası yapan anlayış, Kürdistani değil entegrasyoncudur. Arap, Türk ve Fars siyaseti kendi devletinin bekası için birleşirken, Kürd siyasetinin bir kısmı hâlâ “devletsizlik erdemi”ni halka satıyorsa, kıskaç tesadüf değildir.

Malumun ilamı şudur: Rojava’da yaşananlar strateji hatası, “konjonktür,” “ABD bıraktı” veya “Türkiye bastı” cümleleriyle geçiştirilecek bir kaza değildir. PKK/PYD tam da bunun için devreye sokulmuştu. Kaos üretti, ulusal talebi geriletti, halkı parçaladı, sömürgeci güçlere taşeronluk yaptı ve işi bitince Şam’a entegre oldu. Kuzey’de “yeni dönem” neyse, Rojava’da entegrasyon odur.

Bundan sonra yapılacak iş, yeni bir “anayasal hak” masalına bel bağlamak değildir. Hesap sormaktır. Kim Kürdleri değişimin kazanan tarafı olmaktan çıkarıp rejim bekçiliğine mahkûm ettiyse; kim “devrim” diye vesayeti kutsadıysa; kim federasyon ve bağımsızlık zeminini sabote edip tek ses-tek güç dayattıysa, sorumlu odur.

Gerçek ulusal mücadele, bu vesayetten kopmadan kurulamaz. Ortak payda bellidir: Kürdlerin devletleşme hakkı. Bu hakkı inkâr edenle birlik, birlik değil; işgalin yerli bekçiliğidir. Şam’la imzalanan metin yeni bir çağ açmadı. 2012’de yazılan kaderin tutanak altına alınmasından ibarettir. Şaşıran, uyarıyı duymayanlardır. Duymayanlar şimdi de “nasıl oldu?” diye soracak. Cevap yıllardır ortadaydı. Sadece artık inkâr edilemeyecek kadar resmi.

Süleyman Akkoyun