“Kürt Siyasetinde Kırılma: Rojava, Kuzey Kürdistan ve Yeniden Rıza Üretimi”

Mazlum Abdi 25 Ağustos’ta Şam’daki sarayda “HSD’nin lağvedildiği ve yeni döneme geçildiğini” açıkladı. Ve hemen ardından Mazlum Abdi, Şam’daki Cumhurbaşkanının danışmanı olarak atandı.
Mazlum Abdi’nin bu açıklaması ve görev alma biçimi, esasında Rojava’daki “devrim” denen sürecin geldiği nokta itibarıyla Kürtlerde büyük bir öfke ve tepki yarattı. Kürtler son yüzyılda ilk kez dört parça beraber bir Kürdistan parçasına bu kadar sahip çıktı. Güney’den, Kuzey’den, Rojhelat’tan gençler Rojava’ya savaşmaya gitti, dört parça Kürdistan şehit verdi; Efrîn için, Serêkaniyê için her yerde Kürtler ayağa kalktı. Rojava büyük bir umuttu. Doğal olarak 15 yılın sonunda ulaşılan nokta, büyük umut ve sahipleniş gibi büyük bir öfke ve tepki yarattı.
Kürtlerin Rojava’da yaşananlar için verdiği tepki haklı ve yerinde bir tepkidir. Yapılan tüm eleştiriler anlamlı ve vatansever duygularla yapılan eleştirilerdir. Şimdiki hali ile aslında Kürtler 2025 ile beraber derin bir kırılma ve bir travma durumu ile karşı karşıya kalmıştır.
Bu kırılmanın ilk ayağı Kuzey Kürdistan’dır. Kuzey Kürdistan aslında PKK’nin hendek savaşları sonrası derin bir umutsuzluk ve sinmişlik ile karşı karşıya kalmıştı. Fakat Öcalan’ın 2025 yılında Kürtler için hiçbir anayasal güvence dahi istemeden ve hiçbir pazarlık zemini bile olmadan örgütü feshetmesi, bu sinmişliği öfke ve kırılmaya çevirdi. Kuzey Kürdistan halkı bilinçli bir biçimde 47 yıl boyunca PKK etrafında konsolide edilmişti. 15 Ağustos 1984 hamlesi ile de 41 yıl boyunca silahla özgürlük olacağı kanaati ve vaadi ile PKK etrafında toplandı. Sonuç olarak hiçbir şey elde edilmedi.
Kırılmanın ikinci ayağı ise Rojava oldu. Yukarıda değindiğimiz gibi tüm Kürtlerin büyük umut bağladığı ve Güney Kürdistan’dan sonra Rojava ile beraber Kürtlerin statüsüzlük kaderini kıracağı inancı güçlüydü. Fakat Rojava teslimiyet bile denmeyecek, absürt bir entegrasyon süreci ile yok edildi. Sonuç ise Kürtler için hüsran oldu.
Bu iki pratiğin Kürtlerin bugünü ve geleceği üzerinde büyük etkisi olacaktır. Doğal olarak her iki süreç de PKK ekseninde örgütlü olduğu için gözler PKK’dedir. Ve hesap vermesi gereken PKK’dir.
Üç Kollu “Rıza İmalatı” Hamlesi
PKK halktaki derin kırılmayı ve travmayı gördüğü, kitlelerin kendisinden kopmasından çekindiği için çok yönlü bir girişim ve propaganda-ajitasyon hamlesi başlatmış durumda. Aslında ünlü düşünür Noam Chomsky’nin tam tanımladığı gibi toplumsal rıza imalatı sağlamak için büyük bir kampanya başlattı. PKK’nin üst düzey lider kadroları Karasu, Bayık vb. isimler hiçbir biçimde konu ile ilgileri yokmuş gibi konuya değinmiyor bile. Fakat PKK’ye yakın yazar, çizer ve sosyal medya cenahı meseleye örgütlü olarak el atmıştır. Bu propaganda temelde üç koldan yürüyor:
Şiddet ile susturma: PKK, eleştiren ve hakikati ortaya koymaya çalışanlara topyekûn saldırıyor, tehdit ediyor. PKK’ye göre bu yaşanan pratikleri ve Kuzey Kürdistan ile Türkiye’deki “süreç” denen tasfiye olma durumunu eleştiren herkes haindir.
Siyasi rıza üretimi: İkinci girişimleri ise olayların sözde siyasi, bölgesel izahını yapmak ve insanları yaşananların bir mecburiyet olduğuna ikna etmektir. Bunlar hep bir ağızdan özetle “Uluslararası koşullar izin vermedi, Rojava’da katliam olacaktı, bu adımlarla katliam engellendi, yeni bir mücadele dönemi başladı, hadi yine arkamızdan gelin mücadele edelim” demektedir.
Duygu ve şehadet istismarı: Halkta PKK’den uzaklaşma ve tepki büyüdükçe PKK bu kez duygusal istismar ve şehadet-ağıt politikasına yöneldi. Son dönemde üst üste 1990’larda çatışmalarda hayatını kaybetmiş yüzlerce gencin isimleri açıklanıyor ve bunun üzerinden bir ağıt seremonisi kuruluyor. Ailelerin evlat acısı kendi gerçeğini örtmek için kullanılıyor.
PKK ve Devletin “Akvaryum” Siyaseti
PKK’nin bu üç kollu “yeniden rıza üretme” politikasına devlet de örtülü-açık biçimde destek veriyor. PKK kadar devlet de Kürtlerin PKK etrafında toplanmaktan vazgeçmesinden ürküyor.
Çünkü devlet PKK’yi Kürtlerin toplandığı bir akvaryum olarak kullanıyor. Sonuç olarak “Tüm balıklar senin akvaryumunda ise o zaman tüm balıklar senindir.” Bu nedenle de Kürtlerin akvaryum dışındaki entelektüel, politik alanlara çıkması tehlikelidir. Kürtleri tek bir söylem ve merkezde birleştirmek, özellikle de Öcalan’ın meşhur “Türkiyelilik üst kimliği ve çatısı” altında birleştirmek devletin temel amacıdır.
Bu nedenle devlet de bir yandan PKK kadrolarına sınırsız bir çalışma imkanı veriyor. İmralı sekreterya üyesi olarak bilinen Veysi Aktaş ve Çetin Arkaş Kürtlerin yaşadığı her yerde beylerbeyi gibi hareket ediyor. Günlük olarak Amed ve İstanbul merkezli belediye başkanlarını, siyasi parti yöneticilerini toplayabiliyorlar.
Ayrıca devlet de bir medya kampanyası başlatmış durumda. Türk yazarlar ve çizerler Kürtleri her şeyin “Kürtlerin hayrına olduğu” konusunda ikna etmeye çalışıyorlar. Ruşen Çakır, Tuğçe Tatari gibi isimler tıpkı PKK gibi eleştiri yapan Kürtlere saldırıyor. DEM Parti Milletvekili ve Neo-Osmanlıcılık fikrinin babası Cengiz Çandar ise süreci eleştiren Kürtlere “Size ne oluyor? Beğenmiyorsanız dağlar sizi bekliyor, buyrun çıkın” diyecek kadar sert çıkışlar yaptı.
Sonuç olarak Kürtler büyük bir yol ayrımında. Bir yandan verilen onca bedel ve fedakarlık sonrası yaşanan ihanet, teslimiyet ve çöküş ile umut kırılması yaşayıp geri çekilme seçeneği; öte yandan ise devletin PKK akvaryumunda yaşamaya devam edip olan bitene rıza gösterme seçeneği var
Aslında her iki yol da bir biçimde uzun ve kısa vadede devlet ve PKK arasındaki kapana sıkışmak anlamına geliyor. Çünkü rıza göstermek var olan “Kürtleri yok sayan politikalara entegre olmak”; umutsuzluk ise “artık yapacak bir şey yok” diyerek geri çekilmek ve meydanı entegrasyonculara bırakmak anlamına geliyor. Bunun için tüm sürece karşı gerçekten üçüncü yolu bulmak Kürtlerin tek çıkar yoludur. Buda herkesin görevidir ve uzun bir tartışma gerektirir.
Fakat burada esas sorun Kürtlerin PKK’nin 50 yıldır oynadığı misyon ve Kürtlere yaşattığı yılgınlık ve kırılmaların tesadüf olmadığını görmeleridir.




