Adalet Kılığında Anti-Semitizm

Bir devletin politikalarına karşı çıkmak ile bir halka, kültüre, tarihe veya inanca düşman olmak aynı şey değildir. Bu ayrım gözetilmediğinde eleştiri kine, siyaset de önyargıya dönüşür. Türkiye’de yaygın İsrail karşıtlığının büyük kısmı tam da bu ayrımı yapmaz. Hedef çoğu zaman belirli bir hükümet, operasyon veya politika değil; “Yahudi”, “Siyonist” ve “İsrail” kelimelerinin birbirine karıştırıldığı bir düşmanlık dilidir. Bu dil sağda, solda ve dindar-muhafazakâr kesimde farklı ambalajlarla dolaşır. Kaynağı ise ortaktır: Türk anti-semitizmi. Sağda dini ve milli mitlerle, solda anti-emperyalizm ve “ezilenler” retoriğiyle, dinci dilde ise teolojik düşmanlıkla beslenir. Ambalaj değişir, refleks değişmez. İsrail anıldığında devreye giren şey çoğu kez somut bir politika tahlili değil, kolektif bir “öteki”dir.
Asıl çelişki burada büyür. Sorun gerçekten devletlerin işgalci, ırkçı ve baskıcı uygulamalarıysa, Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ın Kürdlere yönelik politikaları bu tartışmanın dışında tutulamaz. Bu uygulamalar çoğu zaman daha uzun süreli, daha sistematik ve daha görünmez kılınmış bir baskı hattıdır. Yüzyıllık inkâr, dil yasağı, köy yakma, zorunlu göç, idamlar, kimyasal saldırılar, demografik mühendislik ve ulusal hakların gasbı, seçici öfkenin kör noktasında durur.
Bu sessizlik en çıplak haliyle Kürdistan’ın Güney’inde görülür. 1988’de Halepçe’de Saddam Hüseyin rejimi kimyasal silahlarla binlerce sivili öldürdü. Enfal operasyonlarında on binlerce Kürd sistematik biçimde yok edildi, köyler yerle bir edildi, kitlesel sürgünler uygulandı. Bunlar salt katliam değil, soykırım denemeleridir.
Bu olaylar sırasında ve sonrasında bölgedeki İslami kurumlar, İslam İşbirliği Teşkilatı ve geniş İslam dünyası büyük ölçüde sessiz kaldı. Aynı suskunluk Suriye, İran ve Türkiye’de Kürdlere yönelik baskı ve inkâr politikalarında da tekrarlandı. “Müslüman kardeşlik” retoriği, Kürdlerin yaşadığı soykırım ve etnik temizlik karşısında çoğu zaman işlemedi.
Bu devletlerin uygulamalarına karşı sessiz kalıp yalnızca İsrail’e öfkelenmek ne insani ne de ahlakidir. Bu, evrensel bir adalet ilkesi değil; bilinçaltına işlemiş ırkçı, dinsel veya ideolojik bir refleksin dışavurumudur. Ölçü tek değilse, öfke adalet değildir. Çünkü aynı ölçü herkese uygulanmaz. Bir yerde “soykırım” denir, diğerinde “iç mesele”, “terörle mücadele” veya “ulusal bütünlük” denir. Ölçü değişince ilke kalmaz; kalan şey aidiyet ve düşman hiyerarşisidir.
Elbette İsrail devleti eleştirilebilir. Her devlet gibi o da eleştirilmelidir: işgal, yerleşim politikaları, abluka, sivillere yönelik orantısız güç, hukuksuzluk… Fakat bu eleştiri Yahudi halkını, tarihini veya inancını toptan lekelemeye dönüştüğü anda anti-semitizmdir. Aynı şekilde, Kürd meselesinde komşu devletlerin ağır sicilini ve o sicile karşı gösterilen sistematik sessizliği görmezden gelip tek bir devleti mutlak kötülük ilan etmek de evrensel hak söylemi değil, seçici ahlaktır.
Siyaset, düşman seçerek değil ölçü koyarak yapılır. Ölçü buysa -işgal, ırkçılık, inkâr, zor, soykırım- o ölçü önce en yakındaki devletlere ve onlara karşı gösterilen suskunluğa da uygulanmalıdır. Aksi halde İsrail karşıtlığı adalet talebi değil; Türkiye’de zaten var olan anti-semitizmin güncel ve meşru görünen biçimidir.
Süleyman Akkoyun




