Kurtarıcıyı Kurtarmak

Kürd milleti, tarihsel ve sosyolojik olarak yüksek duygusallık taşıyan bir yapıya sahiptir. Haksızlığa ve zulme karşı güçlü bir adalet refleksi gösterir. Ancak yıllara yayılan travmalar, çatışmalar, göçler ve sistematik mağduriyet algısı, “mağdur” görülen her figürü sorgulamadan sahiplenme, koruma ve yüceltme eğilimini güçlendirmiştir. Bu tepki insani olmakla birlikte, siyasi manipülasyonlara karşı en büyük zaaf haline gelmiştir.
Kurtarılmaya muhtaç insanların Kürdlere “kurtarıcı” ya da neredeyse “tanrısal” figürler olarak sunulması şaşırtıcı değildir. Asıl sorun, aklı başında olduğu iddia edilen kesimlerin bu sunuma sorgusuz sualsiz teslim olmasıdır. Devletler, egemenlik ilişkilerinde sık başvurulan bir yol izler: yıpranan figürün yerine yenisini sürmek. Biri sorgulanmaya, etkisini yitirmeye başladığında diğeri öne çıkar. Tek merkezden yazılmış bir senaryo şart değildir; farklı odakların ayrı hesapla aynı sonucu üretmesi yeter. Böylece halkın enerjisi sürekli aynı sistem içi kanallarda tutulur, gerçek bağımsız alternatiflerin önü kesilir.
Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen “cezaevindeki bilge” anlatısı bu işlevi uzun süre gördü. İmralı koşulları abartıldı, medyatik bir dramaya dönüştürüldü. Halk sürekli öfke, acıma ve “bizim için acı çeken lider” duygusuyla mobilize edildi. Bu imaj sorgulanmaya ve eskimeye başladığında Selahattin Demirtaş benzer bir duygusal konuma yerleşti. 1999-2015 arası Öcalan üzerinden kurulan algı, 2010’ların ikinci yarısından itibaren Demirtaş üzerinden rafine edildi: “siyasi rehine”, “vicdan mahkûmu”, “hapishaneden umut dağıtan lider”. 2026 itibarıyla Demirtaş ağır cezalarla Edirne’de tutulurken “serbest bırakılabilir” spekülasyonları da dolaşıma giriyor. Mektupları, açıklamaları ve duruşmaları hâlâ duygusal tüketim malzemesi olarak kullanılıyor. “Demirtaş çıksa her şey düzelecek” döngüsü yeniden pompalanıyor.
2025-2026 döneminde Öcalan’dan gelen “barış süreci”, “demokratik entegrasyon” ve “ikinci aşama” mesajları ile Demirtaş’ın imajı birbirini besler hale getirildi. Yeni görüşmeler, komite modelleri ve “koordinatör” rolü tartışmalarıyla eski döngü güncelleniyor. Devlet aktörleriyle kurulan ilişkiler halk nezdinde kutsal metinler gibi sunulurken, PKK’nın kongre çağrıları ve “silah bırakma” tartışmaları da bu ekosistemin parçası haline getiriliyor. Bu paradoks tesadüf değildir.
Öcalan ve Demirtaş ikilisi, Kürd ulusal enerjisini belirli kanallara yönlendirmek, bağımsız radikal hareketleri marjinalize etmek ve nihayetinde egemen güçlere pazarlamak için kurgulanmış mekanizmanın iki farklı aşamasıdır. Böylece Kürd siyaseti absürd bir çelişkinin içine hapsedildi: Kendi kurtarıcısını kurtarmak zorunda olan bir halk. Oysa Demirtaş, Öcalan’ın daha yumuşak, entegre edilebilir ve “demokratik Türkiye içinde Kürd sorunu çözülür” tezinin en etkili ambalajıdır. Radikal bağımsızlık söylemini terk edip sistem içi çözüm ve demokratikleşme odaklı yaklaşım, devlet projesinin doğal evrimidir: Gerçek ulusal kurtuluş yerine kontrollü entegrasyon.
Bu oyunun en vahim yanı, “Kürdistani aydın”, “entelektüel” ve “demokrat” geçinen kesimlerin bu pazarlamanın baş aktörleri olmasıdır. Öcalan üzerinden büyük ölçüde iflas eden yöntemi Demirtaş ve Çetin Arkaş gibi atanmış yeni misyonerler üzerinden sürdürmekte, halkın duygularını sömürerek kendi statülerini ve siyasi geleceklerini korumaya çalışmaktadırlar. İmralı mesajlarıyla Demirtaş arasında kurulan yapay gerilim ya da uyum senaryoları da bu tiyatronun yeni perdesidir.
Özetle: Kürd milleti “kurtarıcısını kurtarma” illüzyonu içinde debelendikçe ve egemenlerin ustaca tasarladığı planlar arasında savruldukça, asıl kurtuluş -yani akılcı, eleştirel, özgüvenli, her türlü kişiye ve örgüte bağımlılıktan arınmış, gerçekçi ve cesur bir siyasi zihniyet- sürekli ertelenmiş olacaktır. Gerçek özgürlük, kurtarıcılara tapınmayı bırakmakla, onların posterlerine, mektuplarına ve mitlerine sığınmaktan vazgeçmekle başlar. Devlet güdümlü “barış süreçleri”, “koordinatörlükler” ve “siyasi rehine” dramlarıyla beslenen bu duygusal döngüyü kırmakla başlar. Çünkü tarih, benzer hataların sıkça tekrarlandığını gösterir: Sorgulamayan, eleştirmeyen, duygularını aklına üstün tutan halklar, en sonunda kurtarıcı sandıkları figürlerin eliyle daha ağır zincirlere vurulmuştur. Kurtarıcılar gelip geçer; ama sorgulama geleneği, eleştirel akıl ve bağımsız siyasi irade yerleşmedikçe, milletler aynı oyunun figüranı olmaya mahkûm kalır. Gerçek kurtuluş, ne İmralı’dan, ne Edirne’den, ne de başka bir hapishaneden gelecek bir “mesajda” değil; Kürd milletinin kendi aklını, kendi iradesini ve kendi geleceğini inşa etme cesaretinde gizlidir.
Süleyman Akkoyun




