Sorulması Gereken Rahatsız Edici Soru: Abdullah Öcalan Ajan mı?

PKK’nin 7 Mayıs’ta kendini feshetmesi ile beraber yakın Kürt tarihini yeniden yorumlamaya ihtiyaç var. Özellikle de Kuzey Kürdistan’daki yakın Kürt tarihi acılar, ölümler, baskıların yarattığı sisli ortamda oldukça görünmez kılınmıştır. Kuzey Kürdistan’ın yakın tarihi propagandaların ve hamasi söylemlerin içinde seçilmez durumdadır.
Kuzey Kürdistan’da öyle bir ortam yaratılmıştır ki bazı soruları sormak, tartışmak ve yeni şeyler söylemek “ihanet” kabul edilmiştir. Abdullah Öcalan’ın ajan olup olmadığı sorusu da bu yasaklı alanlardan biridir. Öcalan 1980’lerleden sonra adım adım dokunulmaz, tartışılmaz, kuşku duyulmaz, her şeyi bilen kutsal bir lider konumuna geldi. Ne var ki, siyasal gerçeklik kutsallık tanımaz. Eğer bir liderin pratiği, sonuçları ve tarihsel rolü halkın çıkarlarıyla sürekli çelişiyorsa, bu soru sadece meşru değil, zorunludur.
Geçmişte Öcalan’ı PKK içinde eleştirenler hain ve tasfiyeci olmakla damgalandı, dışarda ise Öcalan’ı eleştirenler ajan, devlet bağı olan kişiler olarak tanımlandı. Oysa ki bu gün Kürt kamuoyunda giderek daha fazla insan şu hissi dile getiriyor: Ortada açıklanması güç bir süreklilik, tuhaf bir korunmuşluk ve her kritik eşikte Kürtlerin aleyhine işleyen bir sonuç zinciri var. Bu zincirin merkezinde ise Abdullah Öcalan duruyor. Bu normal mi? Öcalan baştan beri “devletin tercih ettiği bir isim mi?” Bazılarının inançları nedeni ile bazılarının korkuları nedeni ile bazılarının ise güvenli suların dışına çıkma kaygıları nedeni ile Öcalan’ın “ajan olup olmadığı” konusu hep rahatsız edici bir soru olarak orada duruyor.
Öcalan’ın 17 Şubat 2025 tarihli açıklaması ve PKK’nin kendini feshetmesinden sonra Öcalan’ın süreçlerdeki misyonu, rolü çok daha fazla sorgulanmak durumundadır.
Peki gerçekten Öcalan ajan mıydı?
Bu sorgulamaya zemin olan olay, olgu ve süreçlerin tarihini 3 ana dönemde kısa biçimde özetlersek:
1970’ler: Dokunulmaz Bir Figürün Doğuşu
1970’ler Türkiye’si Kürtçü ve sol hareketler açısından bir mezbahaydı. Kadrolar katlediliyor, örgütler eziliyor, liderler ya öldürülüyor ya da yıllarca cezaevinde tutuluyordu. Ancak aynı dönemde Öcalan’ın yükselişi dikkat çekici bir “sorunsuzluk” içinde gerçekleşti. Genliğinde bir Türk milliyetçisi kurumlarla çalıştı. Sol hareketlerden tutuklandı fakat devlet kararı ile bırakıldı. Bir MİT yöneticisinin kızı ile evlendi, etrafında MİT’e çalıştığı düşünülen Pilot ile gezdi. Ve en kritik zamanda hiçbir arkadaşına söylemeden, tek başına Suriye’ye gitti ve kendini kurtardı… Bu kadar sorunsuzluk ilginç bir durumdu…
Bu kısa özet içinde şu soru meşrudur: Devlet, neden daha baştan potansiyel bir Kürt silahlı hareketinin liderini ezmek yerine büyümesine alan açtı? Devletlerin her zaman “en tehlikeliyi” değil, en kullanışlı olanı tercih ettiği bilinen bir gerçektir. Öcalan bu gerçeği kullanarak kendini “devleti kullanarak devrim hareketi kurmuş” zeki bir lider gibi göstermek için özel bir çaba harcamıştır. Fakat zaman akışı içinde Öcalan ve Türk devleti arasındaki ilişkinin daha farklı boyutları öne çıkmıştır.
1980’ler: Bir el Öcalan’ı koruyor
1980’lerde Türk devleti tüm siyasi hareketlerde bir dizayn başlattı. Sadece sol değil ayrıca sağ örgütlerde de devlet dışı isimleri tasfiye etti. Sadece devlet için “kontrol edilebilir, zararsız öğeler” bırakıldı. Ermeni örgütü ASALA’nın tüm lider kadroları yurtdışı operasyonlarında öldürüldü. Fakat Öcalan 80’lerdeki bu dizayn operasyonlarına da takılmadı. O aynı dönemde Lübnan ve Şam arasında hiç koruması olmadan bir iki kişi ile gidip gelebiliyordu. Hatta 1987 yılından sonra Türk devletinin askeri ateşesi ile beraber aynı apartmanda yaşadı.
Üstelik Öcalan’ın PKK içindeki tek ve tartışmasız liderlik pozisyonuna engel olacak kişiler bu süreçte tek tek yok edildi. Bir bölümü Öcalan tarafından öldürülse de Türk devleti de Mazlum Doğan ve Kemal Pir gibi Öcalan’a “Ali arkadaş” diyerek herkes gibi “örgütün bir üyesi” olarak kabul eden güçlü kişileri yok etti.
Aslında 1980’ler Öcalan liderliğinin kuluçkaya yatışı ve yavaş yavaş büyütülüşü oldu.
1990’lar: Tasfiye Edilmeyen Lider
1990’lar, devletin Kürt hareketine karşı en sert yöntemleri uyguladığı dönemdi. Köyler yakıldı, siyasetçiler infaz edildi, gazeteciler kaybedildi. Buna rağmen Öcalan, yıllarca Ortadoğu’da rahatça dolaşabildi. Yıllarca Beyrut, Şam, Halep, Lazkiye hattında tek bir gün eline silah almadan ve yanında bir şoför ve bir sekreter ile gezdi.
Bu tablo, Öcalan’ın Türk devleti ile olan ilişkilerini daha kuşkulu hale getiriyor. Ve aralarındaki karmaşık ilişkiye dikkat çekiyor: Kontrol altında tutulan, yönlendirilen ya da belli sınırlar içinde faydalı görülen bir liderlik.
Bu yıllara değin Kürtler Öcalan hakkında çok bilgi sahibi değildi. Apo değil Diyarbakır zindanında direnen Mehmet Şener, Sakine Cansız, Mazlum Doğan vb isimler tanınıyordu. Devlet 1990’larda bu durumu değiştirdi. Türkiye medyası her gün Öcalan’ın resimlerini paylaştı. Hep ha vurduk ha vuracağız diyerek sürekli öldürmek istediği bir isim gibi yansıttı.
Burada durup düşünmek gerekir: Eğer Öcalan devlet için “mutlak düşman” idiyse, neden ortadan kaldırılmadı? Neden onlarca Kürt siyasetçi gözünü kırpmadan öldürülürken, hareketin tepe ismi sürekli bir şekilde “ yaşatılan” bir figür olarak kaldı? Hatta 1996 yılındaki gerçekleştirilmek istenen bir suikast girişiminde devlet tarafından uyarıldı.
Devlet bu dönemde özellikle de Türk solu çok etkili rol oynadı. Bir yanda basınları yolu ile Öcalan’ı topluma takdim ettiler. Öte yandan da devlet ile ilişkisini kesintisiz devam etmesine yol açtılar ve bu ilişkiyi normal bir “entelektüel alışveriş” gibi gösterdiler.
1990’larda Öcalan Kürtlerin yükselen ulusal taleplerini yavaş yavas ılımlaştırmaya ve devletin kırmızı çizgilerini zorlamayan hatta çekmeye başladı. Aşk, kadın, sosyal yaşam, özgür ilişki, tanrıçalaşan kadın gibi kavramlarla devlet kurmak için daha giden insanlar bir nevi hadım edildiler.
İmralı Sonrası: Talepsiz Bir Liderlik
Öcalan’ın İmralı’ya getiriliş ve sonrasında olanlarda oldukça ilginçtir. Kuzey Kürdistan’da savaş aslında daha 1999 yılında kaybedildi. Devlet isterse PKK’yi bitirebilirdi. Fakat ne Öcalan’ı ne de PKK’yi bitirdi. Tam tersine Öcalan devlet eli ile yeniden inşa edildi. r. Devlet Öcalan’ı, Öcalan, PKK’yi, PKK ise Kürtleri yeniden inşa etti.
Bu sürekli inşa durumunda ise artık “Ne bağımsızlık ne somut statü ne de geri dönülmez bir siyasal kazanım” vardır. Her şey hep ertelenmiş, muğlaklaştırılmış ve nihayetinde buharlaşmıştır.
Savaşlar kaybedile bilir, geri çekilmeler olabilir fakat PKK’nin durum savaşı kaybetmek değildir. Bir mücadelenin içini boşaltmaktır. Kuzey’deki devasa “Kürtlerin ulusal talepleri” bir enkaza dönüştürülmüştür. Hatta bundan da önemlisi Kürtlerin, hiçbir şey istemeyen Öcalan’ın özgürlüğün herkese özgürlük getireceği gibi girdaba kapılmaları nasıl açıklanabilir?
Başa dönenelim ve aynı soruyu soralım: “Öcalan ajan mı ?”
Dönemleri aşamaları ile kavrayanlar artık bu soruyu bile sormuyor, şu yorumu yapıyor: “ Öcalan bir ajanın kaybettireceğinden daha fazla kaybettirmiştir”. Yani aslında artık ajanmı değil mi tartışması talidir çünkü Öcalan sorusu, bir kişiyi değil, bir dönemi, bir yöntemi, istikrarlı bir yönlendirmeyi ve bir teslimiyet biçimini sorgulama sorusudur.




