Gerçek İnanç, Sömürge Halkın Yanında Olmalıdır

Gerçek İnanç, Sömürge Halkın Yanında Olmalıdır

Kapalı hiçbir inancı sorgulama ve mahkûm etme hakkımız yoktur. Düşünceler, özellikle de inançlar kapalı iken (yani toplumsal koşullara müdahil olmadığı ve toplumsal yaşamı düzenleme girişimine kalkışmadığı sürece) zararsız ve yararsızdırlar. İnançların toplumsal yaşama açılması ve yorumlanma biçimi onların oynayacağı iyi/kötü rolü belirler. Aynı inanç sistemi çok farklı yorumlanabiliyor ve farklı toplumlarda farklı roller oynayabiliyor. Bazı toplumlarda inanç, özgürlüğe giden yolda motive edici, teşvik edici ve ilerici bir rol oynarken; bazı toplumlarda ise aynı inanç özgürlük karşıtı ve egemenlerin hizmetinde gerici bir rol alabiliyor.

Hıristiyanlığın Ortaçağ’da egemenlerin hizmetinde baskıcı ve gerici bir rol oynamasına karşın, aynı inanç (Hıristiyanlık) Güney Amerika’da (20. yüzyılda) papazların öncülüğünde baskıya/diktatörlüğe karşı halkın yanında özgürlükçü bir rol oynamıştır.

Benzer ikili rol İslam için de geçerlidir. İslam inancının oynadığı ikili ve karşıt role verilebilecek en çarpıcı örnek Filistin ile Kürdistan’dır. İslam inancı Filistin’de devletleşmeyi ve direnişi teşvik ederken inanç ile özgürlük arasında zorunlu bir bağ kurmuş oluyor. Bu zorunlu bağ, ‘özgürleşmeden/devletleşmeden inancınızın gereğini yerine getiremezsiniz’ mesajını içeriyor. Bu mesaj, adaletli-imanlı ve ahlaklı olmanın yolunun devletleşmekten geçtiğini anlatıyor.

Kısacası şu: Filistin’de iyi bir Müslüman olmanın yolu, işgale karşı devletleşmeyi ve direnişi savunmaktan geçiyor. Ama aynı İslam inancı Kürdistan’da tamamen karşıt bir rol oynuyor. Türk-İslam, Arap-İslam ve Fars-İslam ideolojileri, inancı kendi ulusal egemenlikleri için bir güvence olarak görüyor ve işgal ettikleri Kürdistan’ın özgürleşmesine engel olacak şekilde inancı kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yorumlayarak ideolojileştiriyorlar.

Bu çifte standardın somut örnekleri tarihin sayfalarındadır:

Türkiye’de Efrîn işgali (2018 Zeytin Dalı Harekâtı): Türk güçleri ve desteklediği çeteler, Efrîn’de keyfi tutuklamalar, zorla kaybetmeler, mülk gaspı, yağma ve sivillere yönelik ciddi insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi. Uluslararası örgütler bu ihlalleri belgeledi; binlerce Kürd sivil yerinden edildi, demografik değişim politikaları uygulandı. Ancak Türk Müslüman halkın büyük çoğunluğu operasyonu “milli güvenlik” ve “vatan görevi” diye destekledi. Aynı halk, Filistin için mitingler düzenler, boykot çağrıları yaparken Efrîn’deki Kürd mazlumlara karşı sessiz kaldı veya ihlalleri meşrulaştırdı.

Irak’ta Saddam Hüseyin’in Enfal Kampanyası ve Halepçe Soykırımı (1988): Baas rejimi, Kürd nüfusa karşı sistematik bir soykırım yürüttü. Bu kampanyanın en vahşi aşaması, 16 Mart 1988’de Halepçe’ye düzenlenen kimyasal silah saldırısıydı. Saddam’ın emriyle Halepçe’ye hardal gazı, sinir gazı ve diğer kimyasal maddelerle bombalanan kentte çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 5.000’den fazla Kürd sivil bir günde katledildi, 7.000-10.000 kişi yaralandı. Enfal operasyonunun tamamında ise 182.000 Kürdün sistematik olarak katledildiği, binlerce köyün yok edildiği tespit edildi. Irak’taki Arap Müslüman kamuoyunda bu katliamlar büyük ölçüde “iç güvenlik” veya sessizlikle karşılandı. Pan-Arap ve Müslüman dayanışma Filistin’e akarken, Kürd soykırımına ve Halepçe’deki kimyasal katliama karşı anlamlı bir kitlesel duruş sergilenmedi.

İran’da Molla rejiminin Kürd politikası: Rejim, Filistin direnişine (Hizbullah, Hamas ve diğer gruplara) yüz milyonlarca dolar destek verip “Direniş Ekseni” diye kutsarken, kendi(!) Kürd nüfusuna karşı ağır baskı ve idam politikası uyguluyor. Son yıllarda yüzlerce Kürd siyasi mahkûm idam edildi; rejim karşıtı protestolarda Kürdler özellikle hedef alındı. İranlı Müslüman halkın büyük kısmı Filistin’e sempati gösterirken, kendi ülkelerindeki Kürd özgürlük taleplerine “ayrılıkçı terör” gözüyle bakıyor.

Yani, Filistin’de özgürleştirici bir rol oynayan İslam, Kürdistan’da egemen devletlerin bir ideolojisine dönüşerek gericileşiyor ve Kürdlerin özgürlüğü önünde bir engele dönüşüyor. Sömürge bir ülkede özgürlüğün ön koşulu devletleşmektir. Devletleşmeyen, ezilen bir halkın özgürlüğünden söz etmek şaklabanlıktan başka bir şey değildir. Çünkü sömürge halkların özgürlüğünden söz ederken mutlaka bağımsızlığa vurgu yapılır. Sömürge bir halkın bağımsızlığını savunmadan söz konusu halkın özgürlüğünden söz etmek olanaklı değildir.

Hem sol hem de din adına bağımsızlığa vurgu yapmadan Kürdlerin özgürlüğünden söz etmek halkı yanıltmaktan başka bir şey değildir.

Kuşkusuz ki egemen devletlerin ulusal çıkarları doğrultusunda yorumlayıp ideolojileştirdikleri inanç, inancın kendisini (İslam dinini) temsil etmiyor. Bu nedenle “Ümmetçilik” adı altında ideolojileşen egemen devletlerin inancını eleştirirken İslam’ın kendisi eleştiri konusu olmamalıdır. Aynı şekilde egemen devletlerin Kürdlere köleliği reva gören “Ümmetçilik” anlayışı eleştirilirken de, bu haklı eleştirinin önünü kesmek için “dine/inanca saldırı yapılıyor” diyenler gerçekçi değildir; bilinçli olarak gerçeği çarpıtarak egemen devletlerin işgalci anlayışlarının sorgulanmasının önüne geçmeye çalışmaktadırlar.

Bu çifte standart, “her toplumun dini inancı kendisini anlatır” gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Türk, Arap ve Fars Müslüman halkların Filistin davasına gösterdikleri yoğun dayanışma ile kendi devlet-canavarlarının Kürdistan’da işlediği insanlık suçlarına –Efrîn’deki ihlallere, Enfal ve Halepçe soykırımlarına ve İran’daki sistematik baskıya– karşı takındıkları sessizlik veya destek arasındaki zıtlık, inancın nasıl ulusal egemenlik aracı haline getirildiğinin en açık kanıtıdır.

Bu durum, Kürd potansiyelinden beslenen siyasallaşmış İslamcı çevrelerde de görülmektedir. HÜDA-PAR örneğinde olduğu gibi, bazı Kürd İslamcılar inancı “Türk-İslam sentezi” ile paralel bir ümmetçilik anlayışı içinde yorumlamakta, Filistin direnişine güçlü destek verirken Kürdistan’daki işgallere, Enfal ve Halepçe soykırımlarına karşı yeterince net ve kararlı bir duruş sergilememekte, “İslam kardeşliği” ve “ümmet birliği” retoriğiyle Türk Müslüman halkla ortaklaşmaktadır. Böylece egemen devletlerin ideolojik aygıtı olmanın ötesinde, Kürd toplumunun içinden bir engel oluşturmakta ve inancın özgürleştirici potansiyelini daha da zedelemektedirler.

Hiçbir inanç, Kürdlerin devletleşmesi önünde engel değildir/olmamalıdır.

Herhangi bir inanç veya düşünce sömürge bir halkın devletleşmesine (hangi gerekçeyle olursa olsun) engel olacak şekilde yorumlanıyorsa, söz konusu inancın ve düşüncenin evrenselliğinden/adaletinden ve doğruluğundan söz edilemez. Bu nedenle, inancı egemenlik aracı olarak yorumlayanların inancına saygı duymak olanaklı değildir; egemenlerin ideolojik aygıtı haline gelen bu tür inançlara saygı beklemek de dürüstlük değildir…

Kürdistan’da inanç, toplumsal yaşamı biçimlendirmede ve düşünce biçimini belirlemede çok önemli bir rol oynamaktadır. Kürdlerin esas sorunu işgalden kurtularak kendi kendini yönetmek (devletleşmek) olduğu için inancın bu esas sorunla ilişkisi hep tartışma konusu olmuştur. Sömürgecilerin ideolojisinden etkilenmeyen dindar Kürdlerin, medrese geleneğinden gelen din âlimlerinin (Mellelerin) çizdiği ulusal davaya bağlılıkları çok anlamlıdır. Bu anlayış, inanç ile özgürlük arasında zorunlu bir bağ kurarak inancın özgürleştirici bir rol oynamasını sağlamışlardır.

Buna karşın egemen devletlerin ideolojilerini “evrensel bir inanç sistemi” gibi yansıtan ve “Ümmetçilik” adı altında topluma sunan siyasallaşmış İslamcılar, inancı Kürdlerin özgürlüğü önünde bir set oluşturacak şekilde konumlandırmışlar ve inancın gerici bir rol oynamasını sağlamışlar/sağlamaya devam ediyorlar. Bu kesim sadece Kürdlerin özgürlüğü önünde bir engel teşkil etmekle kalmıyorlar aynı zamanda inancın kendisine de hakaret etmiş oluyorlar…

Her toplumun dini inancı kendisini anlatır!

Kürdler ile işgalcilerin dini aynı olsa da, işlevleri ve içerikleri bambaşkadır!

İşgalcilerin camilerinde caniler, daha çok can alsın diye dua okunur; Kürdlerin camilerinde ise mazlumlar, daha fazla zulüm görmesin diye dua edilir…

Siz siz olun, işgalcilerin dinine itibar etmeyin!

Süleyman Akkoyun