Misak-ı Milli’nin Yeni Kılıfı: Gönüllü İttifak ve Kürd Entegrasyonu

Misak-ı Milli’nin Yeni Kılıfı: Gönüllü İttifak ve Kürd Entegrasyonu

Türkiye’nin Kürd politikası, Misak-ı Milli’nin tarihsel çerçevesini hiçbir zaman terk etmemiştir. Yaklaşık bir asırdır sürdürülen inkâr, imha, asimilasyon ve Türkiyelileştirme stratejileri, son otuz yılda “kabul”, “birlikte yaşama” ve “gönüllü ittifak” gibi yumuşak söylemlerle örtülmüş olsa da, özünde aynı hedefe hizmet etmektedir: Kürd ulusal dinamiklerini Türk devlet sistemine entegre etmek, dört parçalı Kürdistan’daki bağımsızlık iradesini zayıflatmak ve Kürd milletinin meşru bağımsız devlet kurma hakkını kalıcı olarak engellemek. Zorunlu bağımlılık, yerini “gönüllü ittifak” kılıfına bürünmüş yeni bir teslimiyet mekanizmasına bırakmıştır. Bu, Misak-ı Milli’nin çağa uyarlanmış, daha sofistike bir versiyonundan başka bir şey değildir.

Bu uyarlamanın en kritik dönüm noktası, 1999 Kenya operasyonuyla Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilerek güvence altına alınmasıdır. Uzun vadeli bir planın parçası olan bu hamle, PKK’nin silahlı misyonunu büyük ölçüde tamamladığını ve sivil-politik bir role geçtiğini ortaya koymuştur. İmralı’daki yargılama süreci, örgütün Kürd ulusal kurtuluş mücadelesini rayından saptıran, iç infazlarla kadrolarını tasfiye eden ve ulusal birliği sabote eden bir yapı olduğunu teyit etmiştir. PKK, Misak-ı Milli stratejisinin en etkili uygulayıcılarından biri hâline gelmiş; Kürd milletinin yetişmiş kadrolarını imha ederek Türkiyelileşme sürecine alan açmıştır.

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısıyla başlayan bölgesel kırılma, bu stratejiye yeni bir manevra alanı sunmuştur. İsrail’in saldırıya geçmesi İran-Hizbullah-Esed eksenini sarsmış, Esad rejiminin 2024 sonunda çöküşü Rojava üzerindeki pazarlıkları hızlandırmıştır. Ankara, Osmanlı dönemindeki gibi Kürd potansiyeline dayanmadan bölgesel hegemonya kuramayacağının bilinciyle, “gönüllü ittifak” retoriği altında ilişkileri yeniden şekillendirmektedir. Amaç, Kürd dinamiklerini sisteme entegre etmek ve dört parçalı bağımsızlık iradesini Misak-ı Milli sınırları içinde eritmektir.

Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’teki Öcalan çağrısı, bu süreci devletin kendi takvimine göre erkene almıştır. Gündeme gelen “silah bırakma”, “feshedilme” veya “sivil çözüm” adımları, Kürd taleplerini karşılayan bir kabul değil; silahlı misyonun tamamlandığını ve yerini kontrollü, sistem içi mekanizmalara bıraktığını gösteren bir dönüşümdür. Savaşa neden olan nedenlerden vazgeçilmeden yapılan düzenlemeler barış değildir. Bu, Kürdistan’daki gerçek özerklik ve devletleşme girişimlerini sınırlama stratejisinin uzantısıdır.

Rojava’daki süreç aynı zincirin halkasıdır. Egemenlik Şam ve Ankara’nın tekelinde kalacak, Kürdlere sınırlı ve göstermelik özerklik düşecektir. 12-13 Ekim 2026’da Hewlêr’de toplanan MERI Forumu, bu sürecin en güncel sahnesi olmuştur. “Suriyeli Kürtler ve Yeni Devlet: Özerklikten Entegrasyona” temalı panel ile Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in katılımı, Rojava’nın Şam merkezli çerçeveye çekildiğini göstermiştir. Forum, Kürd unsurlarının bölgeasel masalarda figüran konumuna indirgendiğinin somut bir göstergesidir.

Hewlêr merkezli ilişkiler ise Misak-ı Milli modelinin en açık uygulamalarından biridir. Zorunluluktan “gönüllü stratejik ortaklığa” evrilen bu bağlar, Güney Kürdistan’ı Türkiye’nin bölgesel projelerine bağımlı kılmıştır. MERI Forumu 2026 bu bağımlılığı yeni bir aşamaya taşımıştır. Başkan Neçirvan Berzani, “Terörsüz Türkiye” sürecini “ciddi ve doğru istikamette” nitelemiş, “kimsenin ölmediği iki yılın kendisi başarı” diyerek meşrulaştırmış ve süreci başarıya ulaştıranın Nobel’e layık olacağını belirterek Erdoğan’ı öne çıkarmıştır. Tuncer Bakırhan, PKK güçlerinin çekildiğini, ilk aşamanın sona erdiğini ve ikinci aşamada “Kürtlerin demokratik haklarının” tartışılacağını söyleyerek aynı çerçeveye eklemlenmiştir. Bafil Talabani’nin “birlik, güvenlik ve bölgesel ortaklıklar” vurgusuyla birlikte bu açıklamalar, Osmanlı dönemindeki aşiret entegrasyonunun modern bir versiyonundan öte, Misak-ı Milli’nin işletildiğini göstermektedir. Süleymaniye merkezli siyasetin de Ankara yörüngesine çekilmesi, bu sürecin son halkasını tamamlamaktadır. Büyük vizyon, Neo-Osmanlıcı pragmatizmle Kürdleri sisteme bağlamak ve bağımsız devletleşme hakkını eritmektir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin sözde “stratejik değişim”i ne iç barışa ne eşit ortaklığa yöneliktir. Bölgesel hegemonya kurma ve Kürd ulusal iradesini kalıcı olarak kontrol altına alma aracından ibarettir. PKK’nin silahlı misyondan kontrollü sivil alana kaydırılması, Güney Kürdistan’ın sürece dahil edilmesi, Rojava’nın entegrasyon çerçevesine çekilmesi ve MERI Forumu gibi platformlarda “gönüllü ortaklık” söyleminin pekiştirilmesi, Misak-ı Milli’nin güncel uygulamasıdır. Bu, “çözüm”, “barış” ve “kardeşlik” söylemleriyle Kürdleri yeni bağımlılık ilişkilerine bağlama operasyonudur.

Gerçek çözüm, Kürd milletinin kendi ulusal iradesine, siyasi birliğine ve egemen devlet kurma hakkına dayanmaktadır. Bu irade ne “gönüllü ittifak” söylemleriyle ne de mevcut siyasi yapıların manipülasyonlarıyla ortadan kaldırılamaz. Yüzyıllardır uygulanan inkâr, asimilasyon ve parçalama politikalarına karşı Kürdlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı, tarihsel ve siyasi bir gerçekliktir. Bu hak, belirli dönemlerde geriletilse de ortadan kalkmamıştır ve kalkmayacaktır.

Kürd ulusu, kendi iradesiyle, kendi siyasi temsilcileri aracılığıyla ve kendi tarihi topraklarında egemenlik hakkını gerçekleştirdiği ölçüde kalıcı bir statüye, onurlu bir varoluşa ve gerçek anlamda bağımsızlığa ulaşabilir. Başkalarının dayattığı “barış” ve “çözüm” süreçlerinin çoğu, Kürd taleplerini sınırlamak ve ulusal iradeyi kontrol altına almak üzerine kurulmuştur. Silah bırakma, tasfiye veya “sivil çözüm” adı altında yürütülen süreçler, bağımsız devletleşme hedefini erteleyen veya zayıflatan mekanizmalar olmaya devam etmektedir. Hiçbir dış güç, hiçbir geçici ittifak ve hiçbir “koordinatör” rolü, bir milletin kendi kaderini tayin etme iradesini uzun vadede ortadan kaldıramaz. Çünkü Kürdler açısından egemenlik, sadece bir siyasi tercih değil, parçalanmış coğrafyada varlığını sürdürebilmenin temel koşuludur.

Süleyman Akkoyun