Filistin Sorunu, Tarihsel çerçeve ve Oslo Süreci!

Filistin Sorunu, Tarihsel çerçeve ve Oslo Süreci!

1990’ların başında Oslo Anlaşmaları (1993 ve devamı), İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ/PLO) arasında karşılıklı tanınma temelinde bir süreç başlatıldı. İsrail, PLO’yu Filistin halkının temsilcisi olarak tanıdı; PLO ise İsrail’in varlığını ve barış içinde yaşama hakkını kabul etti. Bu süreç, Batı Şeria ve Gazze’de sınırlı özerklik (Filistin Yönetimi) öngörüyor, nihai statü konularını (sınırlar, Kudüs, mülteciler, yerleşimler) daha sonraki müzakerelere bırakıyordu. İki devletli çözüm yolu, ABD gözetiminde uluslararası bir çerçeveye oturtulmuştu ve “Filistin sorunu” denilen sorun çözülmüştü.

Ancak süreç, İran, Arap sermayesi, Yahudi düşmanı çevreler ve kullandıkları İslamist terör örgütleri eliyle tıkandı: şiddet dalgaları, yerleşim politikaları, müzakere başarısızlıkları ve her iki taraftaki reddiyeci unsurlar. Bu noktada kritik kırılma, Oslo’yu açıkça reddeden ve İsrail’in varlığını kabul etmeyen Hamas’ın yükselişini sağladılar. Hamas, 1987 Birinci İntifada sırasında Müslüman Kardeşler geleneğinden doğmuş, silahlı mücadeleyi ve İslami bir çerçeveyi öne çıkarmıştır. PLO/Fatah ile rekabet halindeydi; Oslo’yu “ihanet” olarak nitelemiş ve süreci baltalamayı hedeflemişti. Süreç içinde, Filistinli yetkililerin başlangıçta Hamas’a mesafeli durduğu, ancak zamanla bölgesel baskılar karşısında etkisinin arttığı ve Hamas’a teslim oldukları gözlemlendi. Aslında Filistinli yetkililerin teslim olduğu güç, Türkiye, İran, diktatoryal Arap sermayesi ve besledikleri İslamist terör örgütleriydi.

Dış aktörlerin rolü: Silahlandırma ve reddiye

İran, 1990’lardan itibaren Hamas’a sistematik mali, askeri ve eğitim desteği sağladı. Belgeler ve istihbarat değerlendirmeleri, yıllık on milyonlarca dolarlık transferler, silah teknolojisi ve eğitim kamplarını işaret ediyordu. Bu destek, özellikle Oslo sonrası dönemde “direniş” adı altında İsrail’i kabul etmeme politikasını güçlendi. Türkiye de (özellikle son yirmi yılda) Hamas liderlerine sığınma, siyasi meşruiyet ve çeşitli lojistik imkânlar sundu; resmi söylemde Hamas’ı “terör örgütü” değil “direniş hareketi” olarak nitelendirildi. Irak ve bazı diğer aktörlerin de dolaylı veya dolaysız katkıları olmuştur. Bu tablo, “Filistin meselesi”nin yerel bir sorun olmaktan çıkıp, İsrail’in meşruiyetini reddeden, yıkımını hedefleyen bölgesel bir Yahudi düşmanlığı cephesine dönüştüğünü gösterdi.

Arap dünyasında 22 üyeli Arap Birliği vardır (Filistin de dahil). Daha geniş İslam İşbirliği Teşkilatı çerçevesinde onlarca Müslüman çoğunluklu ülke bulunur. Bu kadar devletin varlığına rağmen, kendi toplumlarının kalkınması, yönetişim standartları ve insan hakları konularında kalıcı ilerleme üretemedikleri; buna karşılık Filistin davasını ideolojik birleştirici bir sembol olarak kullandıkları eleştirisi sıkça dile getirilir. Bu sembol, anti-Yahudi ve kimi zaman anti-Hristiyan retorikle harmanlanarak “ümmet” duygusunu canlı tutar, ancak pratikte yoksulluk, istikrarsızlık ve iç çatışmaları besledi.

Meşruiyet sorunu ve insani maliyet

Bu analizde dile getirdiğimiz gibi, adı geçen ülkeler, Filistin davasını, başlangıçtaki ulusal hak talebinden çıkararak “İsrail’i kabullenmeme” davasına dönüştürüldü. İsrail, Yahudi halkının tarihsel bağları ve 20. yüzyıl soykırımları/katliamları bağlamında kendi devletini kurmuş; Kurulduğu günden itibaren İslamcı Arap diktatörlüklerin saldırılarına maruz kalmış ve güvenlik kaygılarını sürekli dile getirdi. İsrail halkı uzun bir döneme yayılan savaş tehdidi ile karşı karşıya kaldı. Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısı ve sonrası süreç, sivil kayıpları ve yıkımı dramatik biçimde artırdı. Sorumluluğun yalnızca İsrail’e yüklenmesi, Hamas’ın sivil nüfusu kalkan olarak kullanma taktiklerini, tünel altyapısını ve dış destekli silahlanmayı ve 7 Ekim 2023 toplu katliam saldırısını göz ardı etti. Sonuçta, Gazze ve Batı Şeria’daki halklar, çıkar çevrelerinin diktatoryal emellerine ve ideolojik bir mücadelenin bedelini ödemeye dönüştü.

İslam coğrafyasında bu tür “barbarlık” ve reddiye politikalarının bir blok oluşturacağı inancı, uzun vadede kendi kendini baltalayan bir stratejidir. Yoksulluk, sefalet, hastalık ve yönetişim krizleri, ideolojik seferberlikten daha ağır basar. Bu yolun sürdürülebilir bir getirisi yoktur; aksine, toplumları geri bırakır. Bugün Ortadoğu’nun büyük krizlerle, savaş tehdidi altında açlık, göç ve yıkımla karşı karşıya kalmasının ana nedeni, bu ideolojik seferberliği siyaset yapan bölgedeki diktatoryal devletlerin ve terör örgütlerinin sorumluluğundadır.

Kurd perspektifi ve ulusal çıkarlar

Kurdler için bu bloktan uzak durmak ve karşı tavır almak stratejik bir zorunluluktur. Kurd milleti, tarihsel olarak barbar Arap milliyetçiliği, barbar Türk milliyetçiliği ve barbar İran rejimlerinin baskılarıyla yüz yüze kalmıştır. “Filistin davası”nın araçsallaştırıldığı İslamcı-Arap milliyetçi cephe, Kurdlerin kendi milli hakları ve toprak bütünlüğü açısından tehdit oluşturuyor. Buna karşılık, İsrail ile kimi Kurd çevreleri arasında tarihsel sempati ve ortak çıkar alanları (ortak hasımlar, azınlık statüsü deneyimi) mevcuttur. Kurd hareketleri içinde Filistin’e empati gösteren, ancak Hamas’ın İslamcı çizgisini ve sivil hedef almayı eleştiren yaklaşımlar da vardır. Ulusal çıkarlar gereği, bu cepheye karşı duruştaki müttefiklerle ortak hareket etmek, Kurdlerin kendi toprakları ve geleceği açısından daha rasyonel bir seçenek olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç

Bu analize göre “Filistin davası”, meşru bir ulusal kurtuluş sürecinden sapmış; dış aktörler (başta İran ve destekçi devletler) tarafından ideolojik, ırkçı ve reddiyeci emeller için araç haline getirilmiştir. Oslo sürecinin açtığı devletleşme yolu baltalanmış, sonuçta o topraklardaki toplumlar süregelen zulüm ve yıkıma mahkûm edilmiştir. Sorumluluk, yalnızca İsrail’e yüklenemez. İslam dünyasının bu yolda devam etmesi, kendi yıkımını hızlandırır. Kurdler için net duruş, bu bloka karşı çıkmak ve ulusal çıkarlarıyla örtüşen müttefiklikleri güçlendirmektir.

Şeyhmus Özzengin/12.10.2026