Cumhuriyetin İçindeki Bedirxanlar: Uyum, Sessizlik ve Süreklilik

Cumhuriyetin İçindeki Bedirxanlar: Uyum, Sessizlik ve Süreklilik

Bedirxan ailesinin 20. yüzyıldaki hikâyesi, Kürd ulusal hafızasında çoğunlukla sürgünde yazılmış bir hikâye olarak hatırlanmaktadır. Celadet Alî Bedirxan’ın Şam’da çıkardığı Hawar dergisi, Kamuran Alî Bedirxan’ın Paris’te sürdürdüğü dil ve kültür çalışmaları bu hafızanın merkezinde durmaktadır. Oysa aynı aileden pek çok kişi Türkiye’de kalmış, Kemalist Cumhuriyet’in içinde milletvekili, bakan, büyükelçi, öğretmen ve tarihçi olarak yer edinmiştir.

Alman tarihçi Barbara Henning‘in 2018’de Bamberg Üniversitesi’nde savunduğu doktora tezinin bir bölümü, bu yolu izleyen üç kişiyi, tarihçi Cemal Kutay’ı, Maarif Vekili Vasıf Çınar’ı ve Celadet ile Kamuran’ın kız kardeşi Meziyet Çınar’ı ayrıntılı biçimde incelemektedir. Bu incelemede söz konusu üç hayat, asimilasyon, uyum, sessiz süreklilik, akrabalık ağı ve resmi tarih yazımı kavramları ekseninde ele alınmaktadır.

Henning’in bölümü, Kürd tarih yazımına yönelik açık bir itirazla başlamaktadır. Henning’e göre Kürd Ulusal Tarih Yazımı’nın önemli bir kısmı, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra İstanbul’da kalan Bedirxanların acı çektiğini, ayrımcılığa uğradığını ve asimilasyon baskısı altında yaşadığını varsaymakta, böylece Kürd kimliğini aile üyeleri için değişmez ve kaçınılmaz bir veri gibi ele almaktadır.

Henning bu varsayımın karşısına aile üyelerinin bilinçli seçimler yaptığını, bu seçimlerin koşullara göre değişebildiğini ve bazılarının şaşırtıcı ölçüde çelişkiyle birlikte yaşayabildiğini gösteren biyografiler koymaktadır. Bu itiraz ciddiye alınmalıdır, çünkü Cumhuriyet’in içine yerleşen Bedirxanların önemli bir kısmı maddi bakımdan yoksulluğa itilmiş kurbanlar değil, yeni rejimin seçkin çevrelerine katılmış kişilerdir.

Bununla birlikte Henning’in kendi bulguları, seçim ile baskı arasındaki ilişkinin onun önerdiğinden daha karmaşık olduğunu düşündürmektedir.

Bu üç hayatta baskı bir yasak ya da ceza olarak değil, kamusal anlatıdan düşürülen bir köken olarak görünmektedir.

Cemal Kutay, Bedirxan Bey’in oğlu Tahir Bey’in oğludur. Kaynakların çoğuna göre 1909’da Konya’da doğmuştur, bazı kaynaklar 1912’yi vermektedir. Babası Osmanlı yargısında yükselmiş bir hukukçudur.

1906’da Halep istinaf mahkemesinin başındadır, savaştan sonra Konya’da avukatlık yapmış, 1920’lerin başında Sivas istinaf mahkemesine başkan olmuştur. Annesi Süreyya Hanım, Osmanlı Suriye’sinin eşraf ailelerinden Şurayyifzadelerdendir.

Tahir Bey 1922’de öldüğünde Kutay on üç yaşındadır ve hayatta kalan en büyük erkek evlat olarak bütün bir hanenin geçimini üstlenmek zorunda kalmıştır. Üniversiteye gitmek yerine ortaöğretimi aceleyle bitirmiş, 1920’lerin sonunda Ankara’ya gitmiştir.

Henning’in dikkat çektiği ayrıntı, bu genç adamın Ankara’da tutunmasını sağlayan kapının nasıl açıldığıdır. Kutay, babasının Konya hukuk mektebindeki eski öğrencilerine başvurmuştur. Konya mebusları Bekir Refik Koraltan ve Naim Hazım Onat bu öğrenciler arasındadır ve Kutay’ın Hakimiyet-i Milliye gazetesindeki ilk işini bulmasını onlar sağlamıştır.

Cumhuriyet’in yeni seçkinlerine açılan bu kapı, Osmanlı’nın son döneminde kurulmuş bir hoca ile talebe ilişkisinin, yani imparatorluktan devralınmış bir himaye ağının ürünüdür.

Bu himaye ağı, ailenin Cumhuriyet’e geçişini tek başına açıklamamaktadır. Henning’in ayrıntılı biçimde izlediği evlilik stratejileri, uyumun bir aile pratiği olarak nasıl örüldüğünü göstermektedir. Kutay’ın kız kardeşlerinden Faika, Harbiye mezunu elektrik mühendisi Mehmed Şevki Yazman ile evlenmiştir. Yazman, Kadro dergisine yazmış ve 1950’lerde Elazığ milletvekili olmuştur.

Fahriye, subay Suphi Akgün ile evlenmiştir. Neyyire’nin eşi Şevket Turgut ise 1943-1950 yıllarında CHP’den Kırşehir milletvekilidir.

Dördüncü kız kardeş Fitnat’ın eşi Hasan Sıddık Haydari ise bu tabloyu ilginç biçimde bozmaktadır. Haydari, Bedirxanların tarihsel müttefiki olan Heyderan aşiretinin önde gelenlerinden bir Kürd toprak sahibidir ve 1920-1923 yıllarında Birinci Meclis’te Van mebusu olarak bulunmuştur. Aynı kuşakta subaylarla, Kadro çevresinden bir teknokratla, eski bir Osmanlı harbiye nazırının oğlu olan bir CHP milletvekiliyle ve bir Kürd aşiret önderiyle kurulan bu evlilikler, ailenin Türk Cumhuriyet seçkinleri ile Kürd seçkinleri arasında bir denge gözettiğini düşündürmektedir. Uyum, bu bakımdan bir kopuş değil, eski bağlarını gözden çıkarmadan yeni bir merkeze yerleşme çabasıdır.

Kutay’ın gazetecilik kariyeri hızlı yükselmiştir. Falih Rıfkı Atay’ın yanında musahhihlikten muhabirliğe geçmiş, Anadolu Ajansı’nda ve Ulus’ta çalışmış, 1939’da kendi anlatımına göre hiçbir gerekçe gösterilmeden görevinden uzaklaştırılınca İstanbul’a taşınmıştır. Orada yayınevi kurmuş, gazete ve Millet Dergisi’ni çıkarmıştır.

Henning’in Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulduğu iki mektup, bu yılların bir başka yüzünü göstermektedir. Temmuz 1950’de Kutay, yeni Başbakan Adnan Menderes’e yazarak Celal Bayar biyografisi için destek istemiş, aynı günlerde Kâzım Nami Duru da Menderes’e başvurarak Kutay’ın 72.000 lira borcu olduğunu, evinden çıkarılmanın eşiğinde bulunduğunu yazmış ve hükümete yakın bankaların dergiye düzenli ilan vermesini önermiştir. Dergi aynı yıl kapanmış, Kutay bir süre bir lokanta işletmek zorunda kalmıştır.

Bu ayrıntı, Cumhuriyet’in içinde yer edinmenin kalıcı bir güvence değil, sürekli yenilenmesi gereken bir himaye ilişkisi olduğunu göstermektedir.

Kutay sonraki on yıllarda bu ilişkiyi yeniden kurmuştur. 1950’lerin sonunda Emlak Kredi Bankası’nın yönetim kurulunda bulunmuş, 1970’lerde okur ve abone ağını bir konut projesine fon toplamak için kullanmış, Koç ailesine yakın iş çevreleriyle dostluk kurmuştur. Ama asıl etkisi tarih yazımı alanında olmuştur.

Biyografları yüz elliyi, hatta yüz seksen yediyi aşkın eserden söz etmektedir. Yirmi ciltlik Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadelesi Tarihi, Bilinmeyen Tarihimiz ve Teşkilat-ı Mahsusa üzerine kitapları, Fethi Okyar’ın hatıralarının yayına hazırlanması ve Kuşçubaşı Eşref biyografisi bu üretimin bilinen örnekleridir.

Kutay ordu evlerinde gençlere tarih anlatmış, 1990’ların sonunda televizyonda yayımlanan uzun söyleşilerle geniş kitlelere “yaşayan arşiv” olarak yeniden tanıtılmış, 2006 Şubat’ında öldüğünde tabutu Türk bayrağına sarılarak Karacaahmet’e defnedilmiştir. Henning’in ifadesiyle Kutay sekiz-on yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarih anlatısının biçimlenmesine ve aktarılmasına etkin biçimde katılmıştır.

Bu noktada Henning’in sorduğu soru, makalenin de merkezindedir: resmi tarih anlatısında en iyi ihtimalle yeri olmayan, en kötü ihtimalle ona açıkça aykırı düşen bir aile mirasıyla Kutay nasıl yüzleşmiştir? Kutay’ın bu mirastan habersiz olmadığına dair işaretler çoktur.

Bedirxan Bey’in bir başka torunu olan kuzeni Mazlume Şahingiray‘ın, kocası Mehmed Reşid Şahingiray’ın hatıralarını içeren defteri, mirasçıları öldükten sonra Kutay’a verilmiştir. Kutay’ın amcası Halil Bey Bedirxan, 1924’te kesinleşen yüzellilikler listesinde “Bedirhani Halil Rahmi” adıyla yer almıştır ve bu sürgün üzerine bütün listedeki kişilerin biyografileriyle birlikte ilk kapsamlı anlatılardan birini Kutay kaleme almıştır.

Kutay’ın kişisel arşivinde, Celal Bayar’ın 1936’da Doğudaki Olaylar üzerine Mustafa Kemal’e yazdığı gizli bir rapor bulunduğu da aktarılmaktadır. Bu raporun Dêrsim harekâtının hazırlandığı yıla ait olması, Kutay’ın Kurdistan’a dair devlet belgelerine yakın bir tarihçi olduğunu göstermektedir. Kutay, ailesinin ve Kurdistan’ın tarihine erişimi olan, ama bu tarihi anlatmamayı seçen ya da anlatamayan bir tarihçi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kutay’ın Bedirxan Bey’e dair anlatısı bu bakımdan özellikle öğreticidir. Mahmut Çetin’in aktardığına göre Kutay, 1847 ayaklanmasından hiç söz etmemiş, Bedirxan Bey’i Rus savaşına katıldıktan sonra Sultan Abdülmecid tarafından İstanbul’a davet edilen, Girit valiliğine atanan ve hacca giderken yolda ölen biri olarak anlatmıştır.

Henning bu anlatının büyük ölçüde dayanaktan yoksun olduğunu, Bedirxan Bey’in Girit’te hiçbir zaman Osmanlı yönetiminde görev almadığını belirtmektedir. Bedirxan Bey Botan’ın Diyarbekir ile Musul arasında bölünmesine karşı direnmiş, yenildikten sonra ailesiyle birlikte Girit’e sürülmüş ve hayatını Şam’da tamamlamıştır.

Hacca giderken ölüm motifinin Şêx Ubeydullah’ın Hicaz sürgününü çağrıştırdığını da not eden Henning, cevabın açık kaldığını kabul etmektedir: Kutay daha iyisini bilmiyor muydu, bir yanlış anlama mı söz konusuydu, yoksa direniş anlarını bilerek çıkarıp sadakati ve işbirliğini mi öne çıkarıyordu?

Çetin’in aktarımının kaynak göstermemesi, bu soruya kesin bir cevap vermeyi güçleştirmektedir. Ancak hangi ihtimal doğru olursa olsun sonuç değişmemektedir. Bir Kürd mirinin Osmanlı’ya karşı direnişi, onun kendi torununun kaleminde bir sadakat hikâyesine dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Kürd tarihini Türk tarihinin içinde eriten resmi tarih yazımının küçük ölçekli ama çarpıcı bir örneği niteliğindedir.

Kutay’ın silme pratiği yalnızca Kürd köklerine yönelmemiştir. Henning, annesinin Suriyeli eşraf kökeninin de sonraki anlatılarda “bilinçli olarak ya da en azından işine gelir biçimde” arka plana itildiğini, bazı aktarımlarda annenin atalarının Batı Trakya’dan geldiğinin söylendiğini ve bu karışıklığın büyük olasılıkla Kutay’ın kendisine dayandığını göstermektedir.

Kutay Arap olan her şeye karşı keskin bir tavır almış, bir araştırma asistanını Arapça kökenli bulduğu adını değiştirmeye ikna etmiş, Türkçe İbadet kitabıyla dinde Türkçe kullanımı tartışmasını başlatmış ve ölümünden sonra aktarılan bir sözünde kendisini ve Atatürk’ü “Şaman” olarak tanımlamıştır.

Torunu Özlem Kuyaş’ın iki yüz elli sayfayı aşan biyografisi ise ailenin Kürd kökenlerinden tek kelimeyle söz etmemekte, buna karşılık Kutay’ın ilk çocuğunun sarı saçlarını, mavi gözlerini ve pamuk gibi beyaz tenini ayrıntıyla anlatmaktadır. Kutay’ın eşinin ve kızlarının giysilerini bizzat seçtiği, bir Rum terziyi eve çağırarak “modern ve Batılı bir Türk ailesi” görüntüsünü titizlikle kurduğu da aynı biyografiden aktarılmaktadır. Bu tabloda kimlik, bir köken olarak değil, her gün yeniden sahnelenen bir modernlik performansı olarak kurulmaktadır.

Bununla birlikte Kutay’ın tablosu tek renkli değildir ve onu adil biçimde okumak bu çok renkliliği görmeyi gerektirmektedir. Kutay 2001’de verdiği bir biyografik söyleşide ailesinin Kürd kökenlerinden açıkça söz etmiştir. Ancak aynı söyleşide kendisini ailesinden bağımsız, kendi kendini yetiştirmiş biri olarak sunmuş, babasını erken kaybetmesine rağmen hiçbir zaman yetim hissetmediğini, çünkü Ankara’daki Türk politikacıları, gazetecileri ve aydınları tarafından “evlat edinildiğini” söylemiştir.

Bu metafor, Kutay’ın kendi hayatını nasıl anlamlandırdığını bütün açıklığıyla göstermektedir. Ölen bir Kürd babanın yerini yeni bir siyasi aile almış, kan bağı yerine Cumhuriyet’e bağlılık geçmiştir.

Kutay 1951’de Musa Anter’le tanışmış, Anter ondan ikinci el bir matbaa satın almıştır. Kürd tarihçi Rohat Alakom ise Kutay’ın kendi etnik kökeni konusunda inkârcı bir tutum sergilediğini yazmıştır. Kutay’ın mirası bugün Türk milliyetçi çevrelerde “milletin hafızası” olarak kutlanırken Kürd tarih yazımında inkârın simgesi olarak anılmaktadır. Kutay’ın hikâyesi bireysel bir inkârdan çok, kökenini anlatmamayı bir yükselme koşulu olarak içselleştirmiş bir kuşağın hikâyesi olarak okunmalıdır.

Vasıf Çınar’ın hikâyesi Kutay’ınkiyle pek çok noktada kesişmektedir. Çınar, Bedirxan Bey’in kardeşi Salih Bey’in torunudur ve 1890’ların ilk yarısında, büyük olasılıkla Girit’te doğmuştur. Babası ve dedesi Bedirxan Bey’le birlikte Girit sürgününe gitmiştir.

İzmir İdadisi’ni 1910’da bitirmiş, akrabaları Celadet ve Kamuran’la aynı yıllarda Darülfünun’da hukuk okumuş, üçüncü yılında ayrılıp İzmir’e öğretmen olarak dönmüştür. Öğrencileri arasında Adnan Menderes de bulunmaktadır. İzmir’de ömür boyu dostu ve yol arkadaşı olacak Mustafa Necati ile tanışmış,

1915’te onunla birlikte beden eğitimine özel önem veren bir okul kurmuş, yerel dini çevrelerin muhalefetine rağmen İzmir Türk Ocağı’nın açılmasında rol oynamıştır. Celal Bayar, Kâzım Özalp ve Süleyman Ferit Eczacıbaşı’nın da içinde bulunduğu bu çevre, Henning’in dikkat çektiği gibi, Kutay’a Ankara’da kapı açan çevreyle büyük ölçüde örtüşmektedir. İki akrabanın Cumhuriyet’e girişi, aynı Batı Anadolu milliyetçi ağının iki ayrı kapısından gerçekleşmiştir.

Çınar’ın 1919’daki konumu, Bedirxan ailesinin yollarının nasıl ayrıldığını en keskin biçimde göstermektedir. Yunan işgali sırasında Balıkesir’de bulunan Çınar, Mustafa Necati ile birlikte Kasım 1919’da “Hareket-i Milliyenin Hadim ve Mürevvici” alt başlığını taşıyan İzmir’e Doğru gazetesini çıkarmış, işgal kuvvetlerince yasaklanan bu gazetede Damat Ferid hükümetiyle bütün bağların koparılmasını savunmuştur.

Aynı aylarda Emîn Alî Bedirxan ve oğulları ile Halil Bey Bedirxan, İstanbul’daki bu hükümetin çevresinde bulunmakta, Celadet ve Kamuran ise İngiliz subayı Binbaşı Noel’le birlikte Anadolu’yu dolaşmaktadır.

1920’de İstanbul’da toplanan Bedirxan aile toplantılarının tutanaklarında Vasıf Çınar’ın ve kardeşi Esat’ın adına rastlanmamaktadır. Henning, Çınar’ın tercihini açıklarken ihtiyatlı davranmakta ve iki etkene işaret etmektedir: İzmir’deki yakın dost çevresinden kopmak istememesi ve Yunan ordusuyla yaşanan şiddetli karşılaşmanın “biz” ile “onlar” arasındaki çizgiyi başka bir yerden çizmeye zorlaması. Kimliğin hangi çizgi üzerinden kurulacağını belirleyen şey, çoğu zaman soyağacından çok, insanın savaşı nerede ve kimin yanında yaşadığıdır.

Çınar’ın Cumhuriyet’teki kariyeri bu tercihin en uç sonucunu ortaya koymaktadır. Temmuz 1923’te Saruhan mebusu seçilmiş, kısa bir süre İstiklal Mahkemesi’nde savcılık yapmış ve 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu‘nun teklif sahibi olmuştur.

Hilafetin kaldırıldığı gün kabul edilen bu kanunla bütün öğretim kurumları tek bir Maarif Vekâleti’ne bağlanmış, ardından Maarif Vekili sıfatıyla Çınar’ın yayımladığı genelgeyle medreseler kapatılmıştır.

Kurdistan’da medreselerin yüzyıllar boyunca Kürdçe yazılı kültürün, Ehmedê Xanî’nin ve Melayê Cizîrî’nin eserlerinin okunup aktarıldığı başlıca kurumlar olduğu düşünüldüğünde, bu kanunun Kürd kültürel hayatı için taşıdığı anlam açıktır.

Çınar, Kasım 1924’te muhafazakâr çevrelerin eleştirisi altında görevinden ayrılmış, Prag, Budapeşte ve Moskova’da elçilik yapmış, 1929’da Mustafa Necati’nin ölümü üzerine kısa bir süre yeniden Maarif Vekili olmuş, Roma’dan sonra yeniden Moskova’ya atanmış ve Haziran 1935’te orada ölmüştür. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras cenazesinde onu “tam bir inkılap çocuğu” olarak anmıştır.

Bu karşıtlığın içinde gözden kaçmaması gereken bir benzerlik vardır. Vasıf Çınar ile Celadet Alî Bedirxan aynı kuşağın, aynı okulların ve aynı modernleşme dağarcığının çocuklarıdır. Her ikisi de laik, Latin harflerine dayalı, dili ve eğitimi ulusun omurgası sayan bir programın içinden konuşmaktadır. Çınar bu programı Türk ulusu için devlet gücüyle uygulamış, Celadet ise aynı programı devletsiz bir ulus için, sürgünde ve kendi imkânlarıyla,

1932’de Şam’da yayımlamaya başladığı Hawar ile Kürdçe için kurmaya çalışmıştır. Aralarındaki fark araçlarda ya da zihniyette değil, bu araçların hangi ulus adına ve hangi güçle kullanıldığındadır. Bu benzerlik, Henning’in kimliği seçim olarak okuyan yaklaşımının sınırını da göstermektedir. Seçenekler biçim bakımından aynı olsa bile, birinin arkasında bir devlet, ötekinin arkasında ise sürgün ve vatansızlık durmaktadır.

Aynı ailenin bir kolu Kürdçeyi Latin harfleriyle yazıya geçirirken öteki kolunun bütün öğretimi tek bir Türkçe müfredatta birleştiren kanunu teklif etmesi, imparatorluk sonrası dünyada aynı modernleşme dilinin iki ulus için iki ayrı kader yazdığını göstermektedir.

Vasıf Çınar’ın ölümünden sonra nasıl hatırlandığı, uyumun bedelini en açık biçimde ortaya koymaktadır. Türk Eğitim Derneği Ekim 1999’da onun adına bir anma toplantısı düzenlemiştir. Henning’in ayrıntılı çözümlemesine göre toplantı Atatürk için saygı duruşuyla açılmış, ardından derneğin bütün katılımcıların zaten bildiği kuruluş hikâyesi anlatılmıştır. Bu anlatının amacı bilgi vermek değil, ortak kimliği teyit etmektir.

Çınar’ın kariyerini kronolojik olarak sıralayan açılış biyografisinde aile kökenine hiç değinilmemiştir. İlk oturumu açan tarihçi Zeki Arıkan, Henning’in “odadaki fil” diye nitelediği Osmanlı-Kürd aile geçmişine ancak Çınar’ı kararlı bir Cumhuriyetçi olarak tanımladıktan sonra değinmiş, onun “hiçbir zaman dar, etnik bir ırkçılık peşinde gitmediğini” vurgulamış ve Çınar’ın sadakatinden kuşku duyanlara, onu son anda Mustafa Kemal’in safına geçen bir fırsatçı sayanlara karşı çıkmıştır.

Tülay Alim Baran’ın otuz iki sayfalık “Vasıf Çınar Kimdir?” bölümü ise Çınar’ın anne ve babasını tek bir cümlede anmakla yetinmiştir. Burada köken bir gizli bilgi değil, bilinen ama söylendiğinde savunma gerektiren bir kusur gibi ele alınmaktadır.

Kürd tarih yazımı ise Çınar karşısında farklı ama yapısal olarak benzer bir sessizliği tercih etmiştir.

Malmisanîj, Bedirxan ailesi üzerine hazırladığı ayrıntılı derlemesinde, Mehmed Uzun’a dayanarak, Çınar’ın “Kürdlere ihanet edip Kemalistlere hizmet ettiği için” ailenin kararıyla evlatlıktan atıldığının söylendiğini aktarmış, ancak bu kararın yazılı bir kanıtına rastlamadığını da dürüstçe belirtmiştir. Bu durumda Vasıf Çınar, iki ulusal tarih yazımının ortak kör noktasında durmaktadır. Türk tarih yazımı onu ailesinden ayırarak, Kürd tarih yazımı ise ailesinden çıkararak hatırlamaktadır. Her iki anlatı da onu bütünüyle hatırlamaya değil, kendi ulusal sınırlarının içine sığacak biçimde kırparak hatırlamaya yönelmektedir. Bu kırpma, kişileri ihanet ile sadakat arasındaki ikili bir şemaya yerleştirmeyi kolaylaştırmakta, ama imparatorluktan ulus devlete geçişin gerçek karmaşıklığını görünmez kılmaktadır.

1999’daki anma toplantısının en dikkat çekici ayrıntısı ise toplantı tutanaklarının dinleyiciler arasında saydığı adlardır. Çınar’ın kız kardeşi İsmet’in torunu olan iş insanı Orhun Köstem anılarını anlatırken, dinleyiciler arasındaki akrabalar da söz alarak ona eşlik etmiştir. Bunların arasında Çınar’ın yeğeni ve hafızasının bekçisi Neriman Selgin ile tarihçi Cemal Kutay da bulunmaktadır.

Kamusal konuşmalarda adı anılmayan Bedirxan soyu, salonun kendisinde, akrabaların birbirini tanıyan ve birbirinin anısını taşıyan varlığında yaşamaktadır. Aynı süreklilik Kadıköy’ün sokaklarında da görülmektedir.

Kutay’ın 1946’da satın aldığı Bahariye’deki ahşap köşk, Henning’in aktardığına göre Evdirrehman Bedirxan’ın ailesinin, Ali Şamil Paşa’nın torunlarının ve Müveddet Gönensay’ın yaşadığı bir mahalledeydi. Kamusal anlatıdan çıkarılan aile, mahallelerde, evliliklerde, miras kalan defterlerde ve anma salonlarında sessizce varlığını sürdürmüştür.

Meziyet Çınar’ın hayatı bu sessiz sürekliliğin en açık örneğidir. Emîn Alî Bedirxan’ın kızı ve Süreyya, Celadet ve Kamuran’ın kız kardeşi olan Meziyet, İstanbul’da ve Kahire’de büyümüş, Cumhuriyet döneminde öğretmenlik yapmış ve 1986’da ölmüştür. Henning’in bulgularına göre altmışlı yaşlarında, 1967’de Turhan Feyzioğlu önderliğinde CHP’den ayrılanların kurduğu, programında Kemalizmin ilkelerine doğrudan dayanan laik ve milliyetçi Güven Partisi’ne katılmıştır.

Henning burada bir düzeltme de yapmaktadır. Meziyet Çınar’ın bazı kaynaklarda partinin kadın kollarının başkanı olarak anılmasına karşın, partinin ilk kurultayında bu göreve başka birinin seçildiği bilinmektedir. Meziyet büyük olasılıkla partinin İstanbul’daki yerel kadın kolunun başında bulunmuş, parti tabanında “Meziyet Abla” olarak tanınmıştır. Bu düzeltme önemlidir, çünkü onu ne Kemalist rejimin önde gelen bir siyasetçisi ne de rejimin içine sızmış bir Kürd ulusal militanı olarak abartmaya izin vermektedir.

Aynı yıllarda Meziyet Çınar, Suriye’deki Celadet ile ve Paris’teki Kamuran ile düzenli bağ kurmuştur. Kamuran ile her ay telefonla görüşmüş, bu görüşmeler aracılığıyla İstanbul’daki Kürd aydınlarını ve öğrencilerini ağabeyiyle buluşturmuştur.

Orhan Miroğlu’nun aktardığına göre Rojhelat’ın sonraki önderlerinden Ebdulrehman Qasimlo, Kamuran’la bağlantısını onun aracılığıyla kurmuş ve bu bağlantı sayesinde Paris’te burs almıştır.

Musa Anter, Şişli’de Rum Mezarlığı’nın yakınındaki evini kendi kuşağındaki Kürd aydınları için bir “ziyaretgâh”, bir “kültür ve hatıra merkezi” olarak anmıştır. Güven Partisi’nden arkadaşı Yurdanur Serhat ise müstakbel eşi, Kürd avukat ve siyasetçi Medet Serhat ile ilk kez Meziyet’in evindeki bir akşam yemeğinde tanıştığını anlatmaktadır. Bir Kemalist partinin yerel kadın kolunu yöneten bir kadının evi, aynı zamanda Kürd ulusal hareketinin İstanbul’daki gayri resmi buluşma yerlerinden biri olmuştur.

Henning, Meziyet Çınar örneğini aile üyelerinin çelişkiyle birlikte yaşayabildiğinin kanıtı olarak sunmaktadır ve bu tespit yerindedir. Ancak bu çelişkinin hangi alanlara bölündüğüne dikkat etmek gerekmektedir. Meziyet Çınar’ın Kemalist kimliği kamusal alanda, parti kurultaylarında ve yerel teşkilatta, Kürd aidiyeti ise özel alanda, telefon görüşmelerinde, akşam yemeklerinde ve evinin salonunda yaşanmaktadır. Bu iş bölümü kendiliğinden ortaya çıkmamıştır.

Kürdçenin kamusal alandan dışlandığı, Kürd kimliğinin siyasi ifadesinin yargılandığı bir düzende Kürdlük, ancak evin kapısından içeri çekilerek sürdürülebilmiştir. Bu nedenle çelişkiyle birlikte yaşamak, bireysel bir esneklik kadar, Kürd aidiyetini özel alana hapseden bir rejimin dayattığı bir yaşama biçimidir.

Bu üç hayat birlikte düşünüldüğünde Henning’in itirazının hem güçlü hem de eksik yanları ortaya çıkmaktadır. Güçlü yanı, Cumhuriyet’in içindeki Bedirxanları edilgen kurbanlar olarak gören anlatıyı düzeltmesidir.

Kutay, Çınar kardeşler ve Meziyet Çınar, imparatorluktan devraldıkları eğitim, himaye ve evlilik ağlarını ustaca kullanarak yeni rejimde yer edinmiş, hatta onun kurucu kadrolarına katılmışlardır. Eksik yanı ise bu yer edinmenin karşılığında neyin istendiğini yeterince adlandırmamasıdır.

Hiçbir yasa Kutay’a ailesinin Kürd olduğunu yazmayı yasaklamamıştır, hiçbir genelge Türk Eğitim Derneği’ne Çınar’ın ailesini anmamasını emretmemiştir. Ama Kutay’ın biyografisinde, Çınar’ın anmalarında ve Baran’ın kitabında aynı sessizlik tekrar tekrar ortaya çıkmaktadır. Bu tekrar, sessizliğin kişisel bir tercih olmaktan çok, Cumhuriyet’e kabul edilmenin yazılı olmayan bir koşulu olduğunu düşündürmektedir. Kürd tarih yazımının “asimilasyon baskısı” dediği şey, belki de tam olarak budur: zorla değil, ödüllendirilerek gerçekleşen bir unutma.

Bu sonucu, Celadet ve Kamuran’ın yoluyla yan yana koymak gerekmektedir. Ulusal hareketi seçen iki kardeş vatanlarından uzakta, Şam’da ve Paris’te, devletsiz ve çoğu zaman maddi sıkıntı içinde yaşamış, ama Kürdlüklerini kamusal olarak, dergi sayfalarında, dilbilgisi kitaplarında ve üniversite kürsüsünde ifade edebilmişlerdir.

Cumhuriyet’i seçen akrabaları ise vatanlarına daha yakın, makam ve güvence içinde yaşamış, ama kökenlerini kamusal hayatın dışında tutmak zorunda kalmışlardır. İki yol arasındaki seçim, Kürdlüğün kamusal olarak yaşanabileceği bir sürgün ile Kürdlüğün yalnızca özel alanda yaşanabileceği bir vatan arasındaki seçimdir.

Bu seçeneklerin ikisi de Bedirxanların kendi yaptıkları bir düzenin değil, Kurdistan’ı bölen ve Kürd kimliğine kamusal alanda yer tanımayan devletlerin belirlediği bir düzenin ürünüdür. Bu nedenle Cumhuriyet’in içindeki Bedirxanları yargılamak yerine, onları bu seçimlere iten yapıyı görünür kılmak, Kürd tarih yazımı için daha verimli bir yol olarak görünmektedir.

Cemal Kutay’ın resmi tarih yazımındaki rolü ise bu adil okumanın içinde ayrıca eleştirilmeyi hak etmektedir. Kutay’ın kökenini kamusal hayatta anlatmaması, Cumhuriyet’in yarattığı baskı ortamı içinde anlaşılabilir bir tercih olarak okunabilir. Ama Kutay yalnızca kendi kökeni hakkında susan bir birey değil, milyonlarca okura ulaşan bir tarihçidir.

Bedirxan Bey’in direnişini bir sadakat hikâyesine çeviren, Kurdistan’a dair devlet belgelerini arşivinde tutan ama bu belgelerin anlattığı tarihi yazmayan bir tarihçinin sessizliği, kişisel bir sessizlik olmaktan çıkıp kamusal bir anlatının parçası hâline gelmektedir. Bireyin susma hakkı ile tarihçinin anlatma yükümlülüğü arasındaki bu gerilim, Kutay’ı Cumhuriyet’in içindeki öteki Bedirxanlardan ayıran asıl noktadır.

Cemal Kutay’ın Ankara’nın evlat edindiği yetim, Vasıf Çınar’ın inkılabın çocuğu, Meziyet Çınar’ın ise Kemalist parti teşkilatı ile Kürd aydınlarının buluşma salonu arasında yaşayan bir kadın olarak hatırlanması, aynı ailenin Cumhuriyet içindeki üç farklı yerleşme biçimini göstermektedir. Üçünde de aile, kamusal anlatıdan çekilmiş, ama özel hayatın dokusunda varlığını sürdürmüştür.

Asimilasyonun yasayla değil ödülle, uyumun koparak değil eski ağları yeni merkeze taşıyarak, sessiz sürekliliğin ise evlerde, evliliklerde ve anma salonlarında işlediği görüldüğünde, Bedirxan akrabalık ağının Cumhuriyet içindeki hikâyesi, resmi tarih yazımının Kürdleri nasıl unutturduğunun ve bu unutmanın hiçbir zaman tamamlanamadığının hikâyesi olarak okunabilir.

Hüsamettin TURAN

Kaynakça

Alakom, R. (1998). Eski İstanbul Kürdleri.

Anter, M. (1991). Hatıralarım.

Baran, T. A. (2001). Vasıf Çınar ve İzmir’e Doğru Gazetesi Yazıları.

Çetin, M. (2005). Kart-Kurt Sesleri.

Henning, B. (2018). İmparatorluk ve İmparatorluk Sonrası Bağlamlarda Osmanlı-Kürd Bedirxan Ailesinin Tarihine Dair Anlatılar.

Kavcar, C. (1999). Vasıf Çınar: Yaşamı ve Hizmetleri.

Kutay, C. (1998). Atatürk’ün Beraberinde Götürdüğü Hasret: Türkçe İbadet.

Kuyaş, Ö. (2009). Dedem Tarihçi Yazar Cemal Kutay: Tarihi Canlandıran Adam.

Malmisanîj. (1994). Cizira Botanlı Bedirhaniler ve Bedirhani Ailesi Derneği’nin Tutanakları.

Miroğlu, O. (2013). İstanbul’dan Viyana’ya Uzanan Bir Hayat Hikâyesi: Abdurrahman Qasimlo.