Kardeşlik mi – Masal mı?

Kardeşlik kavramı, insanlık tarihinde hem en sıcak hem de en sık istismar edilen kavramlardan biridir. Bireyler arasında samimiyet, fedakârlık ve dayanışmayı çağrıştırırken, halklar düzeyinde kolayca politik bir araç haline getirilebiliyor. Bu yazı, özellikle Kürd ulusal sorunu bağlamında “Halkların Kardeşliği” ve “Müslüman Kardeşliği” söylemlerinin nasıl kullanıldığını ve asimetrik ulusal konumlar varken bu söylemlerin gerçekçi bir kardeşliğe hizmet edip etmediğini sorgulamaktadır.
Kardeşlik,
Bireyler bazında düşünüldüğünde kardeşlik kavramının insanda yarattığı ilk çağrışım; (ki bu aynı zamanda gerçek anlamıdır da) arada biyolojik bir bağın varlığıdır. Ya ortak anne-baba ya da bunlardan birisinin ortaklığı olmadan biyolojik açıdan bir kardeşlikten söz edemeyiz. Ancak, kültürel bir varlık olmasıyla doğal varlıklardan ayrılan insan, her alanda olduğu gibi kardeşlik alanında da biyolojik olanla yetinmemiş ve kardeşliğe kültürel değerler/anlamlar yükleyerek “insana özgü” kardeşliğin anlamını genişletmiş, içeriğini zenginleştirmiştir. Kardeşler arasında yaşanan olumsuzluklar eleştirilirken, “böyle kardeşlik olmaz olsun”, “yaptığın kardeşliğe sığar mı?”, “kardeş kardeşe bunu yaparsa başkası neler yapar” gibi deyimleşmiş ifadelere sıkça rastlanır. Bu tür kullanımlar, kardeşliğin sadece biyolojik olarak algılanmadığı, dayanışma, işbirliği, fedakârlık gibi kültürel değerlerle zenginleşmiş bir kardeşlikten söz edildiğini gösterir. Arada biyolojik bir bağ olmadığı halde “kardeş gibi” deyiminin bazı dostluklar için kullanılması da samimiyet ve dayanışmaya atıfta bulunulmasındandır. Birey için geçerli olan bu belirlemeler, halklar için de geçerlidir.
Kardeşlik söylemleri teslimiyete zemin yapılmamalı…
“Halkların Kardeşliği” söylemi de, biyolojik olana değil, kültürel olana işaret etmektedir. Ayrıca bu söylemde kültürel anlamın yanında politik bir anlam da söz konusudur. Söylem olarak kulağa hoş gelen “halkların kardeşliği”; yaşanan sorunların egemenler arasındaki çıkar çatışmasından kaynaklandığı, halklar arasında yaratılan düşmanlıkların yapay olduğu ve gerçek çelişkinin gizlenerek egemenliğin sürdürüldüğü belirlemesi, itiraz edilemeyecek genel bir doğrudur. Türkiye’de “halkların kardeşliği” genellikle politik amacı ön plana çıkarılarak kullanılır. Bu kullanım, “halkların aynı kaderi paylaştığı, ortak çıkarlara ve ortak düşmana sahip oldukları; bu nedenle birlikte örgütlenerek özgürleşebilecekleri” ön kabulüne dayanır.
Toplumlar, insanlığın ortak birikiminden ve doğal haklardan aynı oranda yararlanmadıkları için farklı gelişme basamaklarında yer alırlar. Bu farklı basamaklar, farklı öncelikler doğurur. Egemen ulus konumundaki Türklerin ulusal kimliklerini yaşama noktasında bir sıkıntıları yoktur. Dolayısıyla devletle bu yönde bir çelişkileri de bulunmaz. Kürdler için ise hayati önem taşıyan ve yüz yılı aşkın mücadeleye neden olan “Ulusal Sorun”un öncelikli olması kadar doğal bir şey olamaz. Hayati ve öncelikli bir konuda aynı kategoride yer almayan iki halkı (Kürdler ve Türkler), “Halkların Kardeşliği” adı altında birlikte hareket etmeye teşvik etmek, gerçekçi olmadığı gibi gerçek anlamda halkların kardeşliğine de katkı sunmaz.
Kardeşlik…
Kürdlerin ulusal talepleri karşısında her türlü barbarlığa başvuran devletler, “Kardeşlik” argümanını “hiçbir ulusal talepte bulunmayın, devlet politikalarına boyun eğin ki sorun yaşanmasın ve kardeşçe yaşayabilelim” anlamında kullanmıştır. Devletin “birlik ve kardeşlik” argümanını devralan PKK ise aynı içeriği koruyarak Kürdlere kendi “kardeşlik” anlayışını dayatmaktadır. Pratikte PKK’nin “kardeşlik” söyleminde eşit haklar ve eşit yükümlülükler olmadığı, aksine tekçi, baskıcı ve devletçi anlayışın koşulsuz kabulü ve dayatılan çizgiye itiraz edilmemesi gerektiği açıkça görülmüştür.
Ayrıca hem “Ümmetçilik” (Müslüman kardeşliği söylemiyle Kürd kimliğinin eritilmesi), hem “Enternasyonalizm” (işçi sınıfı birliği altında ulusal taleplerin ikincilleştirilmesi), hem de “Halkların Kardeşliği” adı altında yürütülen çalışmalar Kürdistan’da büyük tahribata yol açmıştır. Bu tahribatın en önemli kanıtı, Kürdlerin Kürdlüklerine yabancılaşmasıdır.
Halkların kardeşliğine gerçekten önem veren, samimi egemen ulusa mensup demokratların, aydınların ve devrimcilerin önünde tek seçenek vardır: Hiçbir koşul öne sürmeden ve birlikte hareket etme şartına bağlamadan, Kürdlerin ve diğer ezilen halkların ulusal-demokratik haklarını savunmak. Bu konuda en iyi örnek İsmail Beşikçi’dir.
Beşikçi, 1970’lerden beri kitaplarında (örneğin Doğu Anadolu’nun Düzeni, Türk Tarih Tezi ve Kürd Sorunu) Kürdlerin varlığını ve haklarını bilimsel olarak savundu. Binlerce dava, hapis ve işkenceye rağmen taviz vermedi; “Kürdler yok” denilen dönemde “Kürdler vardır ve hakları vardır” dedi. “Devletiniz yoksa mezarlıklarınızı bile koruyamazsınız” sözüyle ulusal hakların vazgeçilmezliğini vurguladı. Bu tutumunu en keskin biçimde ortaya koyan eseri ise Devletlerarası Sömürge Kürdistan’dır. Bu kitapta Beşikçi, Kürdistan’ı klasik sömürgecilikten öte bir kategori olarak tanımlar: Dört devlet (Türkiye, İran, Irak, Suriye) arasında parçalanmış, paylaşılmış ve uluslararası bir ittifakla yönetilen; “sömürge bile olmayan” bir ülke ve ulus statüsünde tutulduğunu savunur.
Bu tez, “halkların kardeşliği”nin yanı sıra “ümmet kardeşliği” söyleminin de gerçek yüzünü açığa çıkarır: Asimetrik sömürge ilişkisi varken “kardeşlik” çağrısı, sömürgeciliğin inkarını ve devamını meşrulaştıran bir araçtır. Beşikçi’ye göre Türk-Kürd “kardeşliği” vurgusu (veya Müslüman kardeşliği), bu devletlerarası sömürge düzenini gizler. Gerçek eşitlik ancak Kürdistan’ın sömürge statüsünün tanınması, parçalanmışlığın aşılması ve ulusal hakların koşulsuz kabulüyle mümkündür. Beşikçi gibi davranmak, Türk aydınının da vicdanını ve onurunu korur.
Sonuç olarak,
“Halkların kardeşliği” –ve onun dini versiyonu “ümmet/Müslüman kardeşliği”– kulağa hoş gelen söylemlerdir; ancak asimetrik ulusal sorunlar karşısında istismar ediliyor ve teslimiyete zemin döşüyor. Gerçek kardeşlik, eşitlik ve karşılıklı hak tanıma üzerine kurulur. Farklı konumdaki halkların haklarını yok sayan bir talep/çağrı, ne adil ne kalıcı olur. Önce hak eşitliğinin koşulsuz tanınması, sonra gönüllü ve eşitler arası kardeşlik. Aksi takdirde bütün güzel sloganlar boşta kalır ve sadece egemenlerin işine yarar.
Süleyman Akkoyun




