Yalanların İktidarı: 4 Nisan ve Öcalan

Yalanların İktidarı: 4 Nisan ve Öcalan

Yalan ve hakikat, hayattaki en çekişmeli iki kavramdır. Bu iki kavram, insanın toplumsallaşma sürecinde hep cebelleşir. İlginç olan şu ki, hakikat hep var olmasına rağmen yalan çoğunlukla daha şaşaalı ve daha belirgindir. Ayrıca müşterisi de çok olur. Bunun yalanın ontolojik karakterinden mi, toplumun ontolojik karakterinden mi kaynaklandığı tartışmalı bir konudur. Ama gerçek şu ki, iyi inşa edilmiş bir yalan, kendini hakikat olarak ortaya koyabilir. İnsanlık tarihi, peşinden kitleleri sürüklemiş, hakikat görünümlü yalan düşünceler ve şahsiyetlerle doludur. Biz Kürtlerin payına da bunlar içinde Abdullah Öcalan düşmüştür.

Abdullah Öcalan’ın siyasal kişiliği ve süreçleri çokça değerlendiriliyor. Fakat onun psikolojisi pek değerlendirilmiyor. Aslında gerçek şu ki, eğer Öcalan’ın kişiliğini ve 77 yıllık hayat hikâyesini bir arkeolog gibi katman katman incelerseniz, katman katman yalan bulursunuz. Ve gerçek şu ki, Öcalan bu yalanları söylenceye dönüştürme, süreklileştirme ve örgütleme konusunda çok başarılıdır. Aslında hiç kimse Öcalan’ın gerçek hayat hikâyesini bilmiyor. Çünkü ortada bir gerçek yok; koşullara göre kurgulanmış bir Öcalan hayatı var.

En basitinden bugünlerde doğum günü kutlanıyor. Aslında kimse Öcalan’ın doğum gününü bilmiyor. Kendisi de bilmiyor, annesi de bilmiyor. 1996 yılında Öcalan’ın evinde kalan bir grup genç kadın “Doğum gününüz ne zaman?” diye sorunca, Öcalan “Kimlikte 10 Nisan ama tam bilmiyorum” diyor. Fakat o kadınlar bunu yanlış anlayıp 4 Nisan’da Öcalan’a bir pasta alıp kutlama yapıyor. Yani bugünlerde PKK’nin kutsal bir ayin haline getirdiği Öcalan’ın doğum günü kutlaması, bir grup küçük burjuva kızın Öcalan’a şirin görünmek için icat ettiği bir tarihtir. Öcalan ise bu günün yalan olduğunu bile bile, 2002 yılında “doğum günümü kutlayın” diye talimat vermiştir. Bir lider düşünün; kendi doğum gününü bile bir yalan üzerine kurgulamıştır.

E, doğum günü yalan olunca tüm hayatı da yalan üzerine kurgulanmış aslında. Öcalan’ın en çok üzerinde durduğu, başkalarını eleştirdiği konularda en çok zaafı vardır.

Bakın, kadın kadın der; tüm erkekleri kadın zaafı var diye eleştirir. Ama kadınlar konusunda en çok zaafı olan da kendisidir. En yakın arkadaşı Ali Haydar Kaytan’ın sevdiği Fatma-Kesire’yi kendisiyle evlenmeye mecbur bırakmıştır. Daha sonra Kesire’yi aldatmıştır. Onlarca kadın gerillaya sarkıntılık yapan biridir. Bu bir hikâye ya da karalama değildir; gerçektir.

Yoldaşlık der durur, ama dünya devrim tarihleri içinde Öcalan kadar kendi yoldaşlarını öldürten çok az isim vardır.

Herkesi  hain ve ajanla suçladı. Fakat Öcalan kendisi dışında tutuklanınca “devletime hizmet etmek istiyorum” diyen başka bir Kürt lider yoktur.

Öcalan sadece “yalanlar üzerine kurulu  bir lider” değil, kendini halktan, tarihten, Kürdistan’dan  ve davadan daha büyük gören bir kişilik yapısıdır.

Öcalan bir megolomandır.

Onun için halk bir amaç değil, kendi liderliğini büyüten bir araçtır. Şehit düşen insanlar da aynı biçimde onun kutsallığını büyüten bir güçtür.   Megaloman kişi için halk, özgürleşmesi gereken bir topluluk değil; kendi liderliğini meşrulaştıran bir kalabalıktır.  Öcalan için Kürdistan meselesi kitleyi onun etrafında tutan bir husustu. Yoksa Öcalan hiçbir zaman Kürdistan derdi olan biri değildi.

Abdullah Öcalan’ın kendi hayatı üzerine söylenecek en önemli şey budur: Öcalan bir yalanlar silsilesidir. Olayları yalandır, kişiliği yalandır, söylemleri yalandır. Öcalan’ın sorunu yanlış anlamış olmak veya yanlış düşünmek değildir. Öcalan’ın sorunu kendi yalanını hakikat olarak örgütlemiş olmasıdır.

İşte bu yüzden 4 Nisan sadece bir doğum günü meselesi değildir. 4 Nisan, yalanın hakikatin yerine geçirilmesidir. Uydurulmuş bir tarih, örgütlenmiş bir söylence, kutsallaştırılmış bir kişilik ve kandırılmış bir halktır. Sonuç olarak 4 Nisan, sadece yanlış bir tarih değil; yalanın kurumsallaşmasıdır. Çünkü burada sadece bir kişinin yalanı yoktur, o yalanın kutsanması ve halka hakikat diye sunulması vardır. Öcalan’ın en büyük başarısı bir halkı özgürleştirmek değil, kendi yalanını bir halkın kaderiymiş gibi sunmakta olmuştur.