“Koordinatör” Söylemi ve PKK’nin Devletleşen Fonksiyonu Üzerine Bir Değerlendirme

“Koordinatör” Söylemi ve PKK’nin Devletleşen Fonksiyonu Üzerine Bir Değerlendirme

Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan için kullandığı “koordinatör” ifadesi, Türkiye’de devlet dili, güvenlik bürokrasisi ve siyasal meşruiyet tartışmaları açısından sıradan bir söylem değildir. Çünkü devlet terminolojisi rastgele kurulmaz. Özellikle güvenlik ve istihbarat alanında kullanılan kavramlar, çoğu zaman devlet aklının gerçek yaklaşımını açığa çıkaran kodlar taşır. Bu nedenle “koordinatör” kavramı yalnızca bireysel bir hitap biçimi değil; devletin PKK’ye bakışındaki yapısal dönüşümün anlamsal dışavurumu olarak değerlendirilmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti onlarca yıl boyunca PKK’yi “terör örgütü”, Abdullah Öcalan’ı ise “terörist başı” söylemi üzerinden tanımladı. Devletin eğitim sistemi, medyası, güvenlik bürokrasisi ve resmî ideolojik aygıtları bu dil üzerinden toplumsal psikoloji inşa etti. Ancak bugün aynı devlet geleneğinin en sert milliyetçi damarını temsil eden bir siyasal aktörün, Öcalan için “koordinatör” kavramını kullanması; devlet söylemindeki tarihsel kırılmanın açık göstergelerinden biridir.

Çünkü koordinatör kavramı Türkiye’de doğrudan bürokratik ve kurumsal bir işleve karşılık gelir. Kamu yönetimi terminolojisinde koordinatör; kurumlar arası iletişimi sağlayan, süreç yöneten, raporlama yapan, organizasyonu düzenleyen ve üst yönetime destek sunan teknik, idari bir pozisyondur. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun bürokratik mantığı içerisinde koordinasyon görevi, sistem dışı değil; tam tersine sistemin işleyişini sağlayan kurumsal bir fonksiyondur.

Bu nedenle benim açımdan burada tartışılması gereken mesele yalnızca bir kelime değildir. Asıl mesele, devletin uzun yıllardır mutlak düşman olarak tanımladığı bir yapının bugün hangi siyasal ve bürokratik zeminde yeniden konumlandırıldığıdır. Çünkü devletler savaş dilinden yönetim diline geçerken önce kavramları değiştirir. Siyasal dönüşümler çoğu zaman silahlardan değil, terminolojiden okunur.

PKK’nin tüm kurumları devlet kurumlarıdır. Bu ifadem yalnızca metaforik veya polemik amaçlı değildir; aynı zamanda devletin fiilî ilişkileri üzerinden yapılan hukuki ve siyasal bir değerlendirmedir. Çünkü modern hukukta devlet sorumluluğu yalnızca resmî aidiyet üzerinden değil; fiilî kontrol, yönlendirme, koordinasyon ve stratejik kullanım ilişkileri üzerinden de incelenmektedir.

Uluslararası hukukta özellikle “etkin kontrol doktrini”, yani devletlerin resmî olarak bağlı görünmeyen yapılar üzerindeki etkisini açıklayan yaklaşım, devletlerin farklı silahlı yapılar üzerindeki nüfuzunu tartışmaktadır.

Nicaragua v. United States (Nikaragua’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne Karşı Açtığı Dava) ve Bosnian Genocide Case (Bosna Soykırımı Davası) gibi davalarda, devletlerin doğrudan resmî bağ olmaksızın silahlı yapılar üzerindeki yönlendirici etkileri uluslararası yargının konusu olmuştur. Bu nedenle bir yapının “illegal” ilan edilmesi, onun devlet mekanizmalarından tamamen bağımsız olduğu anlamına gelmez.

Türkiye’de PKK’nin tarihsel seyri incelendiğinde; istihbarat operasyonları, faili meçhul cinayetler, kontrgerilla yapılanmaları, itirafçı mekanizmaları, koruculuk sistemi ve güvenlik bürokrasisiyle kurulan karmaşık ilişkiler uzun yıllardır tartışılmaktadır.

Özellikle çatışma süreçlerinin siyasal iktidar dengeleri, olağanüstü hâl rejimleri, güvenlik harcamaları ve milliyetçi mobilizasyon üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, PKK’nin yalnızca devlet dışı bağımsız bir yapı olduğu yönündeki resmî anlatının ciddi çelişkiler taşıdığı görülmektedir.

Benim değerlendirmeme göre PKK, zaman içerisinde yalnızca silahlı bir örgüt değil; aynı zamanda Türkiye’de güvenlik siyasetinin yeniden üretilmesinde kullanılan yapısal bir aparata dönüşmüştür. Devletin güvenlik paradigması, askerî operasyon politikaları, bölgesel müdahaleleri ve iç siyasal konsolidasyonu büyük ölçüde PKK çatışması üzerinden şekillendirilmiştir. Böyle bir durumda örgüt ile devlet arasındaki ilişkiyi yalnızca “çatışma” kavramıyla açıklamak yetersiz kalmaktadır.

Tam da bu nedenle koordinatör kavramı benim açımdan son derece önemlidir. Çünkü koordinasyon kavramı doğası gereği sistem dışılığı değil; sistem içi işlevselliği ifade eder. Devletin en üst siyasal aktörlerinden birinin bu kavramı tercih etmesi, PKK’nin devlet aklı içerisindeki fonksiyonel yerine dair bilinçaltı bir itiraf niteliği taşımaktadır.

Ben “PKK’nin tüm kurumları devlet kurumlarıdır” derken, bunu resmî tabelalar üzerinden değil; fiilî iktidar ilişkileri üzerinden söylüyorum. Çünkü bana göre devletin yönettiği, kontrol ettiği, kullandığı, varlığı üzerinden siyasal strateji geliştirdiği bir yapı artık tamamen devlet dışı kabul edilemez. Burada mesele hukukî statü değil; devletin güvenlik mimarisi içerisindeki gerçek işlev ilişkisidir.

Türkiye’de bugün yaşanan en büyük çelişkilerden biri de budur: Bir tarafta topluma mutlak düşman anlatısı sunulurken, diğer tarafta aynı yapı ile temas kuran, rol biçen, yön veren ve bürokratik kavramlar kullanan bir devlet pratiği bulunmaktadır. Bu durum yalnızca PKK tartışmasını değil; Türkiye’de devlet aklının çalışma biçimini, güvenlik siyasetini ve görünmeyen iktidar mekanizmalarını yeniden sorgulamayı zorunlu hâle getirmektedir.