PKK, Kürd Milliyetçiliği ve Öcalan’ın Misyonu

PKK, Kürd Milliyetçiliği ve Öcalan'ın Misyonu

Kavramlar, toplumsal ve doğal gerçekliğin soyutlamalarıdır. Bu soyutlamalar, sürekli değişim ve hareket halindeki toplumsal yaşamla bağlantısını koparmadığı sürece anlamlı ve bilimsel kalır. Ancak kavramlar tarihsel süreç içinde zenginleşebildiği gibi daralabilir, bazen de tamamen karşıtına dönüşebilir. Milliyetçilik, bu diyalektiğin en çarpıcı ve karmaşık örneklerinden biridir.

Milliyetçiliğin kökleri 18. yüzyıl sonu Aydınlanma düşüncesine ve Fransız Devrimi’ne uzanır. Başlangıçta feodalizme ve mutlak monarşilere karşı “halk egemenliği” fikriyle özgürleştirici bir rol oynamış, “millet” kavramını dini ve hanedan bağlarından bağımsız, ortak dil, kültür ve coğrafya temelinde siyasal bir topluluk olarak tanımlamıştır. Bu haliyle milliyetçilik, imparatorlukların çözülmesinde ve modern ulus-devletlerin kuruluşunda devrimci bir itici güç olmuştur.

Fakat 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren aynı milliyetçilik, emperyalizmin ve sömürgeciliğin ideolojik aracı haline gelmiştir. “Üstün ırk”, “tarihsel misyon” ve “yaşam alanı” gibi söylemlerle ezen ulusların egemenliğini meşrulaştırmış; 20. yüzyılda faşizmle zirveye çıkarak Yahudi Soykırımı, sömürge katliamları ve dünya savaşlarıyla anılır olmuştur. Horkheimer ve Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği’nde ustaca çözümlediği gibi, özgürleştirici başlangıçlar zamanla kendi karşıtlarına evrilebilmektedir. Marx’ın burjuvazinin tarihteki ikili rolüne yaptığı vurgu da bu diyalektiğin klasik örneğidir: İktidar öncesi devrimci, iktidar sonrası tutucu ve baskıcı.

İşte milliyetçiliğin bu ikili karakteri, ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliğini aynı kefeye koymayı imkânsız kılar:

Birincisi egemenliğini sürdürmek, asimilasyon ve inkâr politikaları uygulamak için kullanılırken;

İkincisi ulusal baskıdan, sömürgecilikten ve kültürel yok sayılmadan kurtuluşun en etkili silahı haline gelebilir.

Bu ayrım, Lenin’den Fanon’a, Cabral’dan Nkrumah’a kadar birçok anti-sömürgeci düşünür tarafından da vurgulanmıştır.

İktidar olan, devletleşen milliyetçilik kolayca baskıcı bir niteliğe bürünürken; henüz devletleşme deneyimi yaşamamış, ezilen bir milletin milliyetçiliği özgürleştirici potansiyelini büyük ölçüde korur. Tarih bu ayrımı sayısız örnekle doğrular:

Filistin milliyetçiliği, İsrail işgaline ve yerinden edilmeye karşı direnişin sembolü haline gelmiştir.

Cezayir’in FLN önderliğindeki ulusal kurtuluş mücadelesi, Fransız sömürgeciliğine karşı kanlı bir zaferle sonuçlanmıştır.

Libya’da Ömer Muhtar önderliğindeki Senusi direnişi (1911-1932), İtalyan faşist işgaline karşı 20 yılı aşkın gerilla savaşıyla ezilen ulus milliyetçiliğinin en destansı örneklerinden biridir.

Gana’da Kwame Nkrumah önderliğindeki Pan-Afrika milliyetçiliği, Britanya sömürgeciliğine karşı barışçıl ve kitlesel seferberlikle 1957’de bağımsızlığı kazanmıştır ve Afrika’daki dekolonizasyon dalgasını tetiklemiştir.

Haiti Devrimi (1791-1804), köleleştirilmiş bir halkın Fransız sömürgeciliğine karşı zaferle sonuçlanan ilk başarılı anti-kolonyal ayaklanmasıdır.

Vietnam milliyetçiliği, Ho Chi Minh önderliğinde önce Fransızlara, ardından Amerikan işgaline karşı birleşik ve kararlı bir direniş yaratmıştır.

İrlanda milliyetçiliği (Easter Rising’den Sinn Féin’e) İngiliz egemenliğine karşı yüzyıllık mücadeleyi, Hindistan’da Gandhi önderliğindeki Kongre hareketi ise kitlesel sivil itaatsizlikle Britanya sömürgeciliğini simgeler.

Bu örnekler sol, anti-emperyalist ve özgürlükçü çevrelerde genel olarak meşru ve desteklenir görülür; çünkü bunlar eşitlik, kendi kaderini tayin hakkı ve emperyalizme karşı savunma talebidir.

PKK ve Kürd milliyetçiliği ilişkisi ise vahim ve affedilemez bir ihanet örneğidir.

PKK, kitlesel desteğinin ezici çoğunluğunu Kürd ulusal kimliğinin ezilmişliğine, inkârına ve asimilasyona karşı duyulan derin tepkiden –yani Kürd ulusal potansiyelinden– almaktadır. Buna rağmen örgüt, özellikle Öcalan’ın 2000’li yıllardan itibaren geliştirdiği çizgide milliyetçiliğe sistematik bir kin beslemiş, onu “gerici”, “dar”, “ilkel” ve “tutucu” ilan etmiştir. Burada asıl mesele, basit bir teorik yanılgı veya taktik hata değildir. Öcalan’ın bugüne kadar yaptığı tüm kötülükler, 1970’li yıllarda kendisine yüklenen misyonun doğrudan sonucudur. Bu misyon, bilmemezlikten, yanlış değerlendirmeden veya iyi niyetli bir hatadan kaynaklanmamaktadır; tam tersine, tercih edilmiş, bilinçli ve sistematik bir kötülüktür.

Öcalan, Kürd milletinin gerçek anlamda özgürleşmesini, bağımsız ve güçlü bir ulusal varoluşa kavuşmasını engellemek üzere konumlandırılmış bir aktördür. “Her türlü milliyetçiliğe karşıyım” söylemi (24 Ekim 2008 tarihli açıklamasında “Türk, Kürt, Arap, Alman fark etmez, hepsine karşıyım, her türlü milliyetçiliği lanetliyorum” demesi) bu misyonun en çıplak itirafıdır. Henüz egemenlik ve devletleşme deneyimi yaşamamış, dolayısıyla karşıtına dönüşmemiş bir Kürd milliyetçiliğini Holokost’la anılan Alman milliyetçiliğiyle, Ermeni-Rum-Süryani-Kürd katliamlarıyla/soykırımlarıyla anılan Türk milliyetçiliğiyle veya Enfal-Halepçe soykırımlarıyla anılan Arap milliyetçiliğiyle aynı kefeye koymak, akıl ve tarih dışı bir skandaldır.

PKK, kuruluşunda “Bağımsız Birleşik Kürdistan” şiarını taktiksel ve konjonktürel bir zorunluluk olarak kullanmıştır. 1970’li yıllarda bu sloganı benimsemeyen bir yapının Kürdistan’da kitlesel taban bulma ve varlığını sürdürme şansı yoktu. Ancak örgüt, bu ideali hiçbir zaman samimi ve stratejik bir hedef olarak benimsememiştir. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren “demokratik konfederalizm” gibi muğlak, sistem içi ve ulusal iradeyi sulandıran bir modele evrilerek asıl misyonunu açık etmiştir. Bu evrilme, Kürd ulusal enerjisini bilinçli olarak zayıflatmanın, pazarlık masalarına ve egemen güçlerle uzlaşmaya kanalize etmenin ideolojik kılıfıdır. Öcalan’ın varoluş misyonu, Kürd özgürleşmesini sabote etmekten ibarettir; bu misyon 1970’lerden beri değişmemiştir, sadece yöntemleri ve ambalajı değişmiştir.

Türkiye’deki devşirme aydın geleneği de bu ikiyüzlülüğü beslemektedir. “Her türlü milliyetçiliğe karşıyım” diyenlerin çoğu, sistemle aralarına mesafe koyamamış veya “sistem dışı talebim yok” güvencesi verme ihtiyacı hissedenlerdir. Kürd milliyetçiliğini mahkûm etmek, ezilen bir ulusun en temel meşru savunma ve özgürleşme arayışını baltalamaktır. Filistin’de, Cezayir’de, Libya’da, Gana’da, Haiti’de, Vietnam’da veya İrlanda’da ezilen ulusların taleplerine sempati duyan herkes, Kürdler söz konusu olduğunda aynı ilkeyi savunmak zorundadır.

Aksi takdirde evrensel özgürlük söylemi, seçici ve utanç verici bir ikiyüzlülüğe dönüşür. Kürd halkının ulusal varlığını, dilini, kültürünü ve kendi kaderini tayin hakkını tanımak, bugün hâlâ evrensel özgürlük ilkeleriyle tutarlı olmanın en temel sınavıdır. Bu, milliyetçi olmak değildir; insan özgürlüğünden yana olmaktır.

Süleyman Akkoyun