Kürdistan’ın Tarihsel Eşiği

Ortadoğu’daki rejim krizleri, yalnızca iç siyasal dönüşümler olarak değil, aynı zamanda tarihsel kolonyal yapıların yeniden üretildiği kırılma anları olarak değerlendirilmelidir.
İran’da teokratik rejimin zayıfladığı veya çözüldüğü bir senaryo, ilk bakışta otoriterliğin gerilemesi ve demokratikleşme ihtimali olarak okunabilir. Ancak İran örneğinde mesele, salt bir rejim değişikliği değil, çok katmanlı bir kolonyal sistemin sürekliliği sorunudur.
Bu bağlamda ortaya çıkan her “sistem değişikliği” söylemi, merkezî devlet yapısının mahiyetini, ulus inşası pratiklerini ve ezilen milletlerin statüsünü dikkate almadan değerlendirildiğinde eksik kalacaktır.
1979’da kurulan İran İslam Cumhuriyeti, Şii teokratik bir devlet formu olarak kendisini anti-emperyalist bir retorik üzerine inşa etmiş olsa da, iç yapısında Pers merkezli bir ulus-devlet anlayışını yeniden üretmiştir.
Ali Hamaney liderliğindeki mevcut yapı, yalnızca dinî bir vesayet sistemi değil; aynı zamanda Kürtler, Beluçlar, Araplar ve diğer etno-millî topluluklar üzerinde merkeziyetçi tahakkümü sürdüren bir devlet formudur. Dolayısıyla olası bir rejim çöküşü, ancak bu merkeziyetçi kolonyal yapının çözülmesiyle anlamlı bir dönüşüm yaratabilir.
İran’daki siyasal krizlerin tarihsel kökeni, 20. yüzyıl başındaki merkezileşme politikalarına uzanır. Rıza Şah Pehlevi döneminde başlatılan ulus inşa süreci, çok dilli ve çok kimlikli bir coğrafyada Pers kimliğini hegemonik bir çerçeveye yerleştirmiştir.
Bu süreç, 1979 devriminden sonra da esasen devam etmiş; yalnızca ideolojik çerçeve seküler milliyetçilikten Şii İslamcılığa kaymıştır. Bu nedenle teokratik sistemin yıkılması, kolonyal ulus devlet mantığının otomatik olarak sona ereceği anlamına gelmemektedir.
Dış müdahale tartışmaları bu noktada belirleyicidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin olası bir müdahaleyi “sistem değişikliği” olarak tanımlaması, 2003 Irak deneyimi ışığında dikkatle analiz edilmelidir. Rejim değişikliği pratikleri çoğu zaman merkezî devlet yapısını koruyarak yeni bir elit üretmeyi hedeflemiştir.
İran bağlamında sürgündeki monarşik figürlerin örneğin Rıza Pehlevi yeniden sahneye çıkarılması ihtimali, kolonyal devlet sürekliliğini farklı bir ideolojik biçim altında yeniden üretme riskini barındırmaktadır. Monarşinin restorasyonu, özellikle Kürt milleti ve diğer ezilen topluluklar açısından yeni bir merkezî tahakküm dalgasına yol açabilir.
Burada temel mesele, rejimin ideolojik karakterinden ziyade devletin yapısal niteliğidir. İran’da hâkim olan sistem, yalnızca teokratik değil; aynı zamanda çok uluslu bir coğrafyada tekçi egemenlik kuran bir kolonyal merkezdir.
Kürdistan’ın doğu parçası olan Rojhilat’ta uygulanan güvenlikçi politikalar, dil yasakları ve siyasal temsil üzerindeki baskılar, bu yapısal sorunun tezahürleridir. Rejim değişse dahi bu merkezî akıl devam ettiği sürece Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkı tanınmayacaktır.
Bölgesel aktörlerin pozisyonu da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türkiye, Suriye iç savaşı sürecinde özellikle Rojava’da ortaya çıkan Kürt öz yönetim modeline karşı sert bir güvenlik politikası izlemiştir. Bu politika, Kürtlerin sınır ötesinde statü kazanmasının Türkiye iç siyasetinde yaratacağı etkilerle bağlantılıdır.
İran’da olası bir çöküş senaryosunda, Rojhilat’ta benzer bir statü oluşumuna karşı Ankara’nın askerî refleks gösterebileceği yönündeki beyanlar, bölgesel güvenlik mimarisini daha da kırılgan hâle getirmektedir.
Öte yandan, İran içindeki Pers muhalefetinin önemli bir kısmı da meseleyi çoğu zaman yalnızca otoriterliğin sona ermesi olarak görmekte; çok uluslu bir federal ya da konfederal model fikrine mesafeli durmaktadır.
Bu durum, Pers ulusal bilincinde yerleşik olan merkezî devlet tahayyülünün gücünü göstermektedir. Kolonyal nasyonalist zihniyet, yalnızca rejim elitlerinde değil, toplumun belirli kesimlerinde de kök salmıştır. Bu nedenle demokratikleşme, yalnızca seçimli bir sistemin kurulması değil; devletin çok uluslu karakterinin anayasal olarak tanınması anlamına gelmelidir.
Kürt milleti açısından ortaya çıkabilecek tarihsel fırsat, ciddi riskler de içermektedir. Devlet otoritesinin zayıfladığı anlar, hem öz yönetim imkânlarının doğduğu hem de dış müdahalelere açık hâle gelindiği dönemlerdir.
Irak Kürdistanı’nın 1991 sonrası deneyimi, merkezi otoritenin çöküşü ile fiilî özerklik arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Ancak aynı deneyim, bölgesel güç dengeleri ve iç siyasal birliğin önemini de ortaya koymuştur. Rojhilat’ta olası bir statü arayışı, yalnızca askerî hamlelerle değil; diplomatik, toplumsal ve kurumsal hazırlıklarla desteklenmek zorundadır.
Uluslararası hukuk açısından bakıldığında, halkların kendi kaderini tayin hakkı Birleşmiş Milletler Şartı ve Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nde tanınmıştır. Ancak bu hak, pratikte büyük ölçüde güç dengelerine bağlı olarak uygulanmaktadır.
Dolayısıyla Kürt milletinin özgürlüğü, yalnızca normatif bir hak iddiası değil; aynı zamanda jeopolitik bir mücadelenin sonucudur. Toprak ve özgürlük arasındaki ilişki burada belirleyicidir: siyasal egemenlik, somut bir coğrafi alan üzerinde kurumsallaşmadıkça kalıcı bir özgürlükten söz etmek zordur.
Bu çerçevede İran’daki teokratik yapının çözülmesi, tarihsel bir eşiğe işaret etmektedir; ancak bu eşik, ya kolonyal merkezî devletin yeni bir biçimde yeniden kuruluşuna ya da çok uluslu, eşitlikçi ve federal bir siyasal mimarinin inşasına açılacaktır.
Belirleyici olan, yalnızca rejimin çöküşü değil; yerine neyin, hangi anayasal ve siyasal ilkeler temelinde kurulacağıdır. Eğer dönüşüm, merkezî tahakküm mantığını tasfiye edemezse, iktidar değişmiş olsa bile yapı değişmeyecek; baskı farklı bir ideolojik çerçeve içinde devam edecektir. Buna karşılık çok uluslu bir yeniden yapılanma iradesi ortaya çıkarsa, Rojhilat için tarihsel bir imkân doğacaktır.
Dolayısıyla mesele, bir rejimin yıkılıp yıkılmamasından ibaret değildir; esas belirleyici olan, kolonyal devlet aklının aşılıp aşılamayacağıdır. İran’daki kriz, ya yeni bir restorasyonun ya da yapısal bir dönüşümün kapısını aralayacaktır.
Kürt milletinin özgürlüğü ise ancak kendi toprağı üzerinde kurumsallaşmış, meşru ve sürdürülebilir bir siyasal düzenin inşasıyla anlam kazanacaktır. Bu nedenle ortaya çıkan tarihsel moment, dikkat, stratejik akıl ve siyasal birlik gerektiren kritik bir dönemeç niteliği taşımaktadır.




