Kobani ve Haseki’de yaşananlar entegrasyonun özetidir…

Kobani ve Haseki’de yaşananlar entegrasyonun özetidir…

Rojava’da 10 Mart 2025 tarihinde ilk adımları atılan ve Mazlum Abdi’nin 25 Ağustos’ta tamamlandı dediği “entegrasyon” politikası son hızı ile devam ediyor.

Aslında denile bilir ki Rojava, feshedilen PKK’nin lideri Abdullah Öcalan’ın dört parça Kürdistan için Kürtlere çözüm olarak sunduğu “entegrasyon” politikasının uygulandığı bir modeldir. Rojava daha öncede Öcalan’ın kanton, demokratik özerklik vb düşüncelerinin de dünyaya model ürettiği bir laboratuvar olarak kullanılmıştı. O “dünyayı kurtaracak” denen demokratik kanton deneyi çöktü ve şimdi de aynı laboratuvarda “entegrasyon” deneyi yapılıyor.

Ve diyebiliriz ki son üç gündür Haseki ve Kobani merkezli olarak Rojava’da yaşananlar aslında “entegrasyon” politikasının ta kendisidir.

Bu politikanın sonucunda yine Kürtlere sokaklarda dökülmek, eylem yapmak, ölmek, öldürülmek, ağıt yakmak ve sonuçta olanları sineye çekmek kalmıştır.

Şöyle bir bakalım Mazlum Abdi’nin Şam’daki sarayda “entegrasyon tamamlandı, HSD feshedildi” söyleminden bu yana Rojava’da neler oldu?

Önce Kürtler ana dil hakkı için yine sokaklara döküldü. Madem entegrasyon süreci tamamlanmıştı, hatta HSD’yi feshedecek kadar tamamlanmıştı o zaman bu halk niye sokaklara çıktı.

Sonrasında olanlar ise aslında entegrasyonun Kürtlere ne getireceğini ibretlik biçimde sergiledi.

11 Eylül’de ise eski DSG savaşçısı ve yeni Suriye Ordusu askeri Sipan Hizni  Şam’a bağlı çeteler tarafından katledildi. Katledenler o denli pervasızdı ki öldürülme anı görüntülerini sosyal medyada paylaştılar.  Ve sonrası da Kürtleri tehdit etmeye devam ettiler. Halk yine sokaklara döküldü.  Kürtler yine öldü. Yine ağıt yaktı.

Abdullah Öcalan ve örgütü yaptıkları açıklamalarla yaşananları birer provokasyon olarak değerlendirdi. Oysa ki olay provokasyon değil hakikatin kendisidir.  Kürtleri entegrasyon adı altında monte ettikleri sistem böyle bir Kürt karşıtı sistemdir.

Suriye’de silahlı çete gurupları yönetime gelmiştir. Ama devlet olmamıştır, ortada bir devlet ciddiyeti yoktur. Daha Suriye’nin devlet olarak adının ne olacağı bile belli değildir, anayasa yoktur, vatandaşlık tanımı yoktur, hak-hukuk sistemi yoktur ve Kürtler Öcalan ile Türk devletinin alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete politikası ile bu kaos sistemine entegre edilmiştir. Alevilerin, Dürzilerin can korkusu ile yaşadığı, Arap aşiretlerin yerel iktidar gibi hareket ettiği, herkesin silahlı olduğu bir coğrafyada Suriye’de Kürtlerin “halkların kardeşliği” sloganı atarak özgür olacağını beklemek bir ahmaklıktır.  Bu münferit bir olay değildir.  Bu olayların devamı da gelecektir.

Böyle bir politikayı örgütlemek ise Kürtlere yapılan ihanettir.

Bu ihanetin baş sorumlusu ise Abdullah Öcalan’dır. Mazlum Abdi, İlham Ahmed, Fawza Yusuf (Zaxo Zagros), Alda Xalil, Sipan Hamo vb isimler ise bu ihanetin sahadaki vekilleridir. Kürtlerin koşullardan yararlanıp statü elde etmesini engellemek isteyen Türk devleti Öcalan’a üfürmüş, Öcalan Rojava’daki kadrolarına üfürmüş, PKK’nin kadroları da halka üfürmüş öyle öyle üfürükçü sistem Kürtlerin enerjilerini “devrim-kazanım-şehitler” sloganları ile emmektedir.

PKK, 50 yıldır hiçbir kazanım yapmadı ve bundan sonra da entegrasyon politikası ile de Kürtlere hiçbir şey kazandırmayacaktır. PKK’nin en büyük sermayesi büyük bir toplumsal mühendislik ve medya ile ajitasyon-propaganda çalışması ile kitleleri harekete geçirmekteki başarısıdır.  Bağımsız devlet için yola çıkmış kitleyi duygusal, ekonomik ve kan-ceset sömürüsü ile etrafında topladı. Aynı kitleyi sonra demokratik konfederalizm şimdi de entegrasyon sistemi ile motive ediyor. PKK’nin bunu yapa bilme beceresi ı Kürtler için kazanım değildir. Tam tersine Kürtleri uyuşturarak kaybettirmektir.

Entegrasyon politikası gerçek anlamda bir Kürtlerin enerjisini emmektir.  Tıpkı aynı yolda dönüp duran bir değirmen taşı gibi, bu halk da yıllardır ‘devrim-şehit-kazanım’ döngüsünde tutularak enerjisi tüketiliyor.

Entegrasyon politikası Kürtlere, PKK ile sömürgeci sistemler arasında top gibi onun ayağından onun ayağına savrulma dışında bir şey getirmeyecektir. PKK masada devlet ile anlaşıyor, sonra da halka haklarınız için durmayın sokağa çıkın çağrısı yapıyor. Halk sokağa çıkınca da devlete “bunları yatıştırmak için bize biraz daha imkan, biraz daha mevki, koltuk verin” diyor.

Öcalan Türk devletine bana çalışma imkanı verin “Kürtleri kontrol edeyim, Barzanileri kontrol edeyim, Kürtleri sizin kapınıza bağlayayım” diyor.
Mazlum Abdi Şara’nın danışmanı oluyor, Kobani’ye gidip öfkeli Kürtleri Suriye devleti atına teskin ediyor.

Kürtler kan veriyor, evlat veriyor, PKK ise bunların kanı üzerinden devlette kendine yer açıyor. Devletler adına Kürtleri kontrol ediyor.

Entegrasyon bir özgürlük isteme biçimi değildir. Ha diye bilinir ki bağımsız devlet olma gücümüz yoktur, koşullar buna müsait değildir. Bu anlaşılır ve üzerine tartışıla bilir.  Ama PKK’nin yaptığı bu değildir. PKK’nin entegrasyon politikası Ortadoğu koşullarına göre Kürtlerin öz çıkarları üzerinden şekillenmemiştir. Tam tersine Ortadoğu’daki koşullar nedeni ile sömürgeci sistemlerin ömrünü uzatmak için şekillenmiştir.  Yoksa Kürtlere devlet kötüdür, devlet bizi köleleştirir Kürdistan Devleti istemeyin hatta isteyenlerde haindir deyip gidip sömürgeci devletlerin kapısında makam dilenmenin ve sömürgeci sistemi güzellemenin başka anlamı yoktur.

Kürtler Rojava’daki olaylardan sonuç çıkarmalı ve yaşananların provokasyon, münferit ve zamanla geçecek olaylar olmadığını görmek ve entegrasyon düşüncesinin Kürtleri bu gerçek karşısında polyannacılık oynayarak cehenneme götürmek isteyen bir sistem olduğu görmelidir.