Bedirxanları Yeniden Okumak: İmparatorluk Mirası ve Kürd Ulusal Hafızası

Kürd ulusal hafızasında pek az aile Bedirxanlar kadar merkezi bir yer tutar. İlk Kürd gazetesi Kurdistan, Latin harfli Kurmancî alfabesi, Hawar dergisi, sürgündeki Xoybûn örgütü ve Paris’teki ilk Kürd araştırmaları merkezi bu ailenin adıyla birlikte anılır.
Bu mirasın büyüklüğü tartışma götürmez. Tartışılması gereken, bu mirasın nasıl anlatıldığıdır. Alman tarihçi Barbara Henning‘in 2018’de yayımlanan ve Osmanlı, Fransız ve İngiliz arşivlerine, aile mektuplarına ve anı metinlerine dayanan kapsamlı doktora tezi, bu anlatıyı belgelerle sınayan en ciddi çalışmadır. Bu yazıda Henning’in bulguları, imparatorluk mirası, aile hafızası, ulusal hafıza, diplomasi ve kurumlaşma kavramları ekseninde değerlendirilmektedir.
Yerleşik anlatıya göre Bedirxan Bey 1847’de Kurdistan’ın bağımsızlığı için Osmanlı’ya karşı ayaklanmış, yenilgiden sonra ailesi rehine olarak sürgüne gönderilmiş ve sonraki kuşaklar bu direniş geleneğini kesintisiz biçimde sürdürmüştür.
Henning’in belgeleri ise farklı bir tablo çizmektedir. Bedirxan Bey’in gücü, Osmanlı devletinin kendisine verdiği mütesellimlik makamı üzerinde yükselmiş, 1839’da Nizip’te Osmanlı saflarında savaşmış ve bir Osmanlı nişanı almıştır.
1847’deki ayaklanmanın başlıca nedeni, denetimindeki toprakların Diyarbekir ve Musul arasında bölünmesini öngören idari düzenlemeydi. Bu bulgu, Bedirxan Bey’in mücadelesinin bir bağımsızlık savaşı değil, Botan’ın özerkliğini merkezileşmeye karşı savunma olduğu yönündeki tespiti doğrulamaktadır. Bedirxan Bey’in yenilgisi bir ulusun değil, üç yüzyıllık Kürd mirlik düzeninin yenilgisidir.
Sürgünün sonraki evresi de yerleşik anlatının rehinelik ve sefalet tablosuna uymamaktadır. Girit’teki ilk yıllar gerçekten yoksulluk içinde geçmiş, aile kale surlarının dışına çıkamamıştır. Ancak Bedirxan Bey 1857’de affedilmiş, paşa rütbesi ve daha yüksek bir maaş almış, aile 1868’de Şam’a yerleşmiştir. Oğullar ve torunlar Ege’den Yemen’e uzanan geniş bir coğrafyada kaymakam, mutasarrıf, yargı müfettişi, subay ve diplomat olarak görev yapmıştır.
Bedri Paşa Suriye’nin Havran bölgesinde idareci ve büyük toprak sahibi olmuş, 1900’de Şura-yı Devlet üyeliğine yükselmiştir. Ali Şamil Paşa Üsküdar’ın askeri komutanı ve İstanbul limanlarında çalışan Kürd hamalların hamisiydi. Bu tablonun örtük bir koşulu vardı: aile Doğu Anadolu’dan uzak durdukça imparatorluğun merkezinde yükselebiliyordu. Henning’e göre ailenin refah dönemi, Ulusal Hareketin Altın Ҫağı sayılan 1918 sonrası değil, son Osmanlı on yıllarıydı.
Bu bulgular, Kürd tarih yazımının neden ailenin Osmanlı boyutunu sessizce geçiştirdiği sorusunu gündeme getirmektedir. Henning’in cevabı, ailenin kendi tarihini bizzat yazmasıdır.
Hawar’ın ve Xoybûn’un kurucuları olan Celadet Alî ve Kamuran Alî Bedirxan, 1920’lerin Türkiye’sindeki Kürd Ayaklanmaları sırasında Almanya’da hukuk öğrencisiydiler. Şêx Seîd ve Agirî’nin acısını paylaşmamış olmaları, rakipleri tarafından kendilerine karşı kullanılmıştır.
Henning’e göre kardeşler bu açığı kapatmak için Osmanlı döneminde yaşanan 1906 baskısını bağlamından koparıp ailenin kesintisiz direnişinin kanıtı olarak sunmuş, kendi rollerini abartmış ve İstanbul’da doğmuş olmalarına rağmen Kurdistan’a yakın Maqtala’yı doğum yeri olarak göstermişlerdir.
Henning bu süreci, Kürd kültür mirasının, tarihinin ve dilinin “Bedirxanlaştırılması” olarak tanımlamaktadır: Botan’ın ağzı, giyimi ve türküleri bütün Kürdlüğün en sahici biçimi olarak sunulmuş, bu yolla aileye Kürdlük üzerinde bir uzmanlık tekeli kazandırılmıştır.
Bir ailenin kendi hafızasını bir milletin hafızası olarak yazması, o aileye önderlik meşruiyeti kazandırırken, milletin geri kalanının deneyimini gölgede bırakma bedelini de beraberinde getirmiştir.
Bu bedelin somut örnekleri vardır. 1854-1855’te Cizîr’de ailenin kendi mensubu Yezdanşêr’in önderliğinde çıkan ve bazı araştırmacılara göre 1847’den daha geniş bir kitleyi harekete geçiren ayaklanma, Yezdanşêr’in 1847’de hain olarak anılması yüzünden neredeyse unutulmuştur.
Rewandiz ve Silêmanî’deki daha erken hareketler, Bedirxan merkezli anlatıda ikinci plana itilmiştir. Celadet Bedirxan’ın 1932’de Zazakînin kendine ait bir sözlü edebiyatı olmadığını ileri sürmesi, tek bir bölgenin ağzını bütün Kürdçenin ölçüsü sayan bakışın bir sonucudur. Henning’in bu tespitleri, Kürd Ulusal Hafızası’nın kendi içindeki çoğulluğu daha dikkatli korumak zorunda olduğunu göstermektedir.
Ancak Henning’in eleştirisi, dikkatle okunması gereken bir yorumsal çerçeveye dayanmaktadır. Henning Kürd etnisitesinin anlamlı bir kimlik ölçütü olarak ancak imparatorluğun çöküşünden sonra devreye girdiğini, Kürdlüğün siyasal bir kimlik olarak üstlenilmesinin ise bireysel bir tercih olduğunu ileri sürmektedir.
Bu yaklaşım aile üyelerinin farklı yollar seçebildiğini göstermesi bakımından değerlidir. Aynı konaklarda büyüyen kardeşlerden Celadet ve Kamuran Kürd Ulusal Hareketi’nin kurucuları olurken, Tevfik ve Hikmet Çınar Türkiye’de kalmış, yakın akrabaları Vasıf Çınar Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu teklif eden Maarif Vekili, Cemal Kutay ise Cumhuriyet’in resmi tarihçilerinden biri olmuştur.
Ne var ki bu tercihler boşlukta yapılmamıştır. Kurdistan’ın 1921-1926 antlaşmalarıyla parçalanması, Kürdçenin Türkiye’de kamusal alandan dışlanması ve Kürd ayaklanmalarının ardı ardına kanla bastırılması, bir Kürd’ün önündeki seçenekleri kökten daraltmıştır.
Henning’in kendi kavramıyla, imparatorluğun çok katmanlı kimliklere gösterdiği hoşgörünün yerini tek kimlik dayatan ulus devlet almıştır. Kürdlüğün siyasallaşması bir aile stratejisinin değil, Kürdlere Türk olmaktan başka bir yol bırakmayan bir inkâr rejiminin ürünüdür.
Aynı şekilde Kürdlerin ayrı bir millet olduğu bilinci, imparatorluğun çöküşünden önce de yazılı kültürde mevcuttu.
Şerefxan Bedlîsî 1597’de Kürd hanedanlarının tarihini yazmış, Ehmedê Xanî 1692’de Mem û Zîn’de Kürdlerin kendi devletlerinden yoksun kalışını dile getirmişti. Bedirxan ailesinin son Osmanlı kuşakları Kürdçeyi iyi bilmeyebilir, Osmanlıcayı daha rahat yazabilirdi. Ne var ki Emîn Alî Bedirxan’ın 1894’te Mem û Zîn’i yayıma hazırlaması ve Mîqdad Midhet Bedirxan’ın 1898’de Kahire’de çıkardığı Kurdistan gazetesinin Xanî’yi ulusal şair olarak tanıtması, bu mirasın aile için ne ifade ettiğini açıkça göstermektedir.
Henning’in Fransız manda yönetiminin Suriye’deki Kürdlerin siyasal temsilini “yaptığı” yönündeki iddiası da benzer bir ihtiyatla okunmalıdır. Fransızlar temsilcileri seçmiş ve Kürdlüğü kendi azınlık kategorileri içinde tanımlamaya çalışmış olabilir. Ancak Şam’dan Cezire’ye uzanan Kürd varlığı onlardan önce de vardı ve aynı Fransız yönetimi Kürdlere hiçbir zaman Dürzilere ve Alevilere tanıdığı özerkliği tanımamıştır. Geç kalan Kürd Ulusal Bilinci değil, bu bilincin devlete dönüşme imkânıdır.
Henning’in bulgularından çıkarılması gereken asıl ders ise süreklilik üzerinedir. Bedirxan ailesinin Osmanlı döneminde edindiği beceriler, yani dilekçe yazmak, devletle pazarlık etmek, farklı dünyalar arasında aracılık etmek ve geniş ilişki ağları kurmak, imparatorluğun çöküşünden sonra ulusal davanın hizmetine girmiştir.
Galatasaray’da ve Darülfünun’da kurulan dostluklar, Suriye’de ve Lübnan’da bakan ve milletvekili olan sınıf arkadaşları, Fransız doğubilimcilerle kurulan ilişkiler, sürgündeki Kürd hareketinin kaynaklarıydı.
Kamuran Bedirxan 1948’den 1970’e kadar Paris’teki Doğu Dilleri Okulu’nda Kürdçe öğretmiş, 1948’de Kürd Araştırmaları Merkezi’ni kurmuş, Birleşmiş Milletler’e hitap etmiş ve Fransız aydınlarından Amerikan gazetecilerine uzanan bir ağ örmüştür. Öğrencisi ve ardılı Joyce Blau, onu “herkesin etrafında döndüğü bir mihver” olarak tanımlamıştır.
1983’te kurulan Paris Kürd Enstitüsü bu geleneğin devamıdır. Celadet’in Hawar’da kurduğu yazı dili ise bugün milyonlarca Kürd’ün okuyup yazdığı Kurmancî’nin temelidir.
Bir imparatorluk seçkinliğinin araçlarını bir milletin hizmetine sunmak, Kürd ulusal hareketinin gizlenecek değil, üzerine düşünülmesi gereken bir başarısıdır.
Bu başarının sınırları da aynı süreklilikten kaynaklanmıştır. Bedirxan kardeşler ulusal çıkışı çoğu zaman kendi örgütlü güçlerine değil, bir büyük gücün himayesine dayandırmıştır.
Evdirrezaq Bedirxan Birinci Dünya Savaşı öncesinde Rusya’ya, Süreyya ve Emîn Alî savaş sonrasında İngiltere’ye, Celadet ve Kamuran ise Suriye’de Fransa’ya yönelmiştir.
Her seferinde büyük gücün çıkarları değiştiğinde Kürd hareketi dayanaksız kalmıştır. İngiltere’nin 1919’daki ilgisi Kuzey Mezopotamya’daki çıkarlarıyla sınırlıydı, Fransa’nın desteği ise Suriye’nin bağımsızlığıyla birlikte sona ermiştir. Diplomasi, ancak arkasında örgütlü bir milletin iradesi bulunduğunda kalıcı sonuç üretebilir. Bedirxan deneyiminin bugüne bıraktığı en önemli uyarı budur.
Bu yüzden Henning’in çalışması, Kürd Ulusal Hafızası için bir tehdit değil, bir fırsat olarak okunmalıdır. Kahramanlık anlatılarını belgeyle sınamak, ulusal davaya zarar değil güç kazandırır.
Doğrulanabilir bir tarih, ulusal hareketi hasımlarının çarpıtmalarına karşı da daha dayanıklı kılar. Bedirxanlar, kusursuz bir direniş geleneğinin taşıyıcıları olarak değil, bir imparatorluğun çöküş koşullarında bir milletin sözcüsüne dönüşen, bu dönüşümde hem büyük başarılar hem de ağır hatalar yapan tarihsel aktörler olarak hatırlanmayı hak etmektedir.
Bu gerçekçi hatırlama, onların bıraktığı dil, basın ve diplomasi mirasını küçültmez, aksine o mirası bugünün ihtiyaçlarıyla daha doğrudan ilişkilendirir.
İmparatorluk mirasını, aile hafızasını, ulusal hafızayı, diplomasiyi ve kurumlaşmayı birlikte okuyabilmek, Bedirxan ailesinin tarihini bir kahramanlık efsanesi olmaktan çıkarıp Kürd milletinin kendi devletine uzanan yolunda gerçek bir deneyim birikimi olarak yeniden kurmanın ön koşuludur.
Hüsamettin Turan
Kaynakça
Henning, B. (2018). İmparatorluk ve İmparatorluk Sonrası Bağlamlarda Osmanlı-Kürd Bedirxan Ailesinin Tarihine İlişkin Anlatılar: Süreklilikler ve Değişimler.
Özoğlu, H. (2004). Kürd Eşrafı ve Osmanlı Devleti: Gelişen Kimlikler, Rekabet Eden Sadakatler ve Değişen Sınırlar.
Tejel, J. (2009). Suriye Kürdleri: Tarih, Siyaset ve Toplum.



