Öcalan Netleşti: Kürdlük İlkel, Türkiyelileşin

Öcalan Netleşti: Kürdlük İlkel, Türkiyelileşin

Abdullah Öcalan yeni bir şey söylemiyor. Daha önce dolaylı, süslü ve kafa karıştırıcı ifadelerle ima ettiği görüşleri artık daha net ve açık biçimde dile getiriyor. Devlete sadık olduğunu, iktidarda kim olursa olsun “gerçek devlet”le dayanışma içinde bulunduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu nedenle dün Kemalist, bugün ümmetçi bir dil kullanması şaşırtıcı değildir. Bu biçimsel kayma, Türkiye Cumhuriyeti’nin “devşirme milliyetçilikten Anadolu/İslami milliyetçiliğe” evrilen resmi söylemiyle de uyumludur. Öcalan, kişilerden ve partilerden ayrı tuttuğu devlet kurumları arasında MİT’i en güvenilir kurum olarak konumlandırıyor. Dün Genelkurmay’dı, bugün MİT.

Kandil’in “yeni anayasada Kürtler bir halk olarak tanınmalı” önerisini çocukça bulan Öcalan, Kürdlüğü “ilkel” bir vurgu sayarak “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı”nı yeterli görüyor. Aynı mantık Lozan’da da işletilmişti: Kürdler azınlık bile sayılmamış, “temel unsurlardan biri” oldukları gerekçesiyle eğitim, kültür ve dil haklarından yüz yıl boyunca mahrum bırakılmıştı. Kürdler azınlık değildir; ancak azınlıkların dahi sahip olduğu haklardan yoksun bırakılmışlardır. Aynı yaklaşım bugün de sürdürülmek isteniyor.

Suriye konusunda da Öcalan, “Kürdleşmenin” önünün nasıl kesileceğini net biçimde ifade ediyor. “Barzani/İsrail etkisi” dediği şey aslında ulusal haklardır; bunların yerine Suriye’nin “demokratikleşmesini” savunuyor, tıpkı Türkiye’de savunduğu gibi. Millet kavramının sınırlarını genişleterek ümmetçiliğe işaret ediyor; Türk-İslam, Arap-İslam, Fars-İslam formülasyonlarına benzer bir çerçeve çiziyor. “Dış mihraklar” ve “lobiler” söylemiyle sömürgeci devleti aklıyor; kuruluşundan beri her sorunu dış güçlere yükleyen resmi anlatıyla örtüşüyor.

İmralı görüşmelerinden anlaşıldığı üzere Öcalan iletişim olanaklarından ve basından yararlanabiliyor; MİT mensuplarıyla ülke gündemini tartışıyor, “Türkiye’nin geleceği için ne yapmalıyız” noktasına kadar fikir alışverişinde bulunuyor. Ulus, ulusal haklar, Kürdlük, Kürdistan gibi kavramları “ilkel” ve “kalıp” ilan ederek “artık bu boş şeylerden vazgeçin; Türkiyelileşin/Türkleşin” mesajını veriyor. Her şeyin açıklığa kavuştuğu ve farklı yorumlanamayacağı bir noktadayız.

Yıllardır ısrarla vurgulanan tespitler bir kez daha doğrulanmış durumda. 2013 Amed Newroz mektubu ve aynı yıl Aysel Tuğluk’un Radikal’deki yazısı bu hattın erken ve açık belgeleridir. Tuğluk, “en az önümüzdeki çeyrek asır boyunca Kürtlerin var olduğu her yerde PKK da çeşitli biçimlerde olacak” diyerek örgütü Kuzey’de silahsız, Suriye ve İran’da ise silahlı tutma planını özetlemiş; Öcalan’ın kurgusunda silahlı gücün Türkiye siyasal sahasının dışına “geri dönüşsüz” çıkarılacağını belirtmişti. Bu, varlık gerekçesi olarak sunulan “bağımsız Kürdistan” iddiasının fiilen düşmesi demekti. Aynı dönemde PKK çevrelerinin Misak-ı Milli’yi utanç duymadan dillendirmesi, işgali meşrulaştıran devlet anlayışının Kürd adına pazarlanmasıydı.

Öcalan, devlet tarafından piyasaya sürülmüş ve Kürdistan’daki ulusal dinamikleri önemli ölçüde zayıflatmıştır. Devlet, kendi kurumlarından ve kişilerinden zamanı geldiğinde vazgeçebilir; onları ıslah edebilir, yeni koşullara göre revize edebilir. Özel Harp Dairesi’nin denetim altına alınması ve Genelkurmay’ın “ıslah” edilmesi örneklerinde görüldüğü gibi. Kurumlar ve kişiler karşı karşıya gelebilir, çatışabilir ya da uzlaşabilir. PKK’nin kuruluşundan itibaren MİT ve Genelkurmay hattıyla bağının sürdüğü; “Pilot Necati” tipi elemanlardan Mihri Belli, Teslim Töre, Doğu Perinçek, Yalçın Küçük, Sırrı Süreyya Önder ve Ertuğrul Kürkçü’ye uzanan düşünsel kadroların örgütün beynini oluşturduğu iddiası da bu revizyon kapasitesiyle uyumludur. Devlet artık dolaylı yönlendirmeden açık yönetime geçme evresindedir.

Bu gerçeklik dikkate alındığında, Öcalan’ın yaratılıp Kürdlerin başına bela edildikten sonra şimdi “uzlaşılmaya çalışılıyor” gibi sunulması daha anlaşılır hale gelir. Öcalan’ın kamuoyuna açık açıklamaları, bir devlet yetkilisi, devletin bekası için çalışan bir görevli için en mantıklı ve faydalı açıklamalardır. Aynı sözleri Erdoğan ya da bir MİT görevlisi söyleseydi pek çok kişi takdir ederdi. Ancak bu sözlerin Kürdler adına, belli çevrelerce “önder” kabul edilen ve hâlâ bir Kürd örgüt lideri olarak tanınan birinin ağzından çıkması trajedidir.

Tuğluk’un 2013’te çizdiği tablo bugün pratikte görünür hale geliyor: YBŞ’nin Irak güvenlik güçlerine entegrasyon sürecine girmesi ve YPG/SDG’nin Suriye resmi silahlı kuvvetlerine bağlanması. Plan işlerse PKK/PYD, ilgili devletlerin çıkarları doğrultusunda Kürd gençliğini kullanan resmi birliklere dönüşebilir. “Türkiye’ye demokrasi, Kürdistan’a kaos ve diktatörlük” formülü budur.

Öcalan’a ve PKK’ye tavır alamayan, bu misyonu teşhir etmeyen herkes yaşanan trajedide pay sahibidir. Devletin organize ettiği bu süreçte elbirliğiyle Kürdlerin başına bir bela salınmıştır; atsan atılmaz, satsan satılmaz. Bu beladan kurtulmanın yolu, PKK’nin devletle anlaşması ve silahlara veda etmesidir. Çünkü PKK’nin gövdesi her ne kadar Kürdistani duygulara sahip bireylerden oluşsa da, kurumsal olarak devlet tarafından dizayn edilmiş bir yapılanmadır; bağımsız bir Kürd hareketi değildir ve olamaz. Devlet aklıyla ayakta duran silahlı varlığı, şimdiye kadar olduğu gibi Kürdlere zarar vermeye devam edecektir.

Herkes hayal âleminden uyanmalı ve acı gerçeği görmelidir. Bu gerçek görülmediği sürece Kürd/Kürdistan sorunu, devletin taşeronlarının öncülüğünde dejenere olmaya devam eder. PKK-devlet uzlaşmasının olumlanması, Kürd/Kürdistan sorununun feda edilmesi değildir. Aksine, bu beladan kurtulduktan sonra sağlıklı bir ulusal mücadelenin yeşermesi mümkün olabilir. Kimse PKK adına “radikallik” taslamamalı ve kirli savaşın sürmesine zemin hazırlamamalıdır.

PKK’ye sahip çıkmak ile PKK’lilere sahip çıkmak arasındaki farkı görmenin zamanı gelmiştir. Biri (PKK) kurumsal olarak devletin çıkarları doğrultusunda kurulmuş bir yapılanmadır; diğeri (PKK’liler) özgürlük ve bağımsızlık için hayatlarını ortaya koyan yurtsever insanlardır. İnsanlara sahip çıkılmalı, devletin taşeron yapılanması içinde daha fazla harcanmalarına göz yumulmamalıdır. PKK kurumsal varlığını sürdürdüğü sürece PKK’lilere gerçek anlamda sahip çıkmak mümkün değildir. Bu nedenle bırakın devlet, kendi yarattığı yapıyla uzlaşsın. Dikkat edilmesi gereken nokta, PKK sorununun çözülmesinin “Kürdlere” mal edilmemesi ve Kürdlerin bu uzlaşmadan ayrı tutulmasıdır. En önemlisi de Öcalan ve PKK’nin Kürdlük zemininde meşruiyet kazanmasına izin verilmemesidir.

Aslında kral hep çıplaktı. Yıllarca bıkmadan usanmadan çıplak olduğu söylendi, somut verilerle gösterildi; ancak inanılmak istenmedi, daha doğrusu işlerine gelmedi. Her “kral çıplak” dendiğinde, gerçekliği gölgelemek için üsttekilerden bir parça koparılıp perde yapıldı. Artık o perdeler kalmadı. Kral çırılçıplak ortada duruyor ve ortalama zekâya sahip herkes bunu net biçimde görebiliyor. Hem kral, hem de onu örtenler artık çıplaktır.

Süleyman Akkoyun