Devrim İddiası, Ulusal Boşluk

Ortadoğu’nun parçalı siyasal coğrafyasında kimlik temelli kolektif talepler her zaman güç dengeleri, uluslararası konjonktür ve tarihsel hafıza tarafından belirlenmiştir. Bugün Dürzilerin açık ya da örtük biçimde bağımsızlık perspektifleri tartıştığı, Alevi toplulukların federasyon ya da özerklik taleplerini daha yüksek sesle dillendirdiği bir tabloda, Kürt milletinin özellikle Rojava Kürdlerinin bağımsızlık hedefinden bilinçli biçimde uzak durması yalnızca taktiksel bir geri çekilme değil, stratejik bir körlük olarak değerlendirilmelidir.
Rojava’nın hâlâ “Suriye’nin toprağı” olarak tanımlanması, fiilî gerçeklik ile siyasal söylem arasındaki derin çelişkiyi açığa çıkarmaktadır. Devlet olma kapasitesini çoktan yitirmiş, egemenlik yetkileri parçalanmış ve toplumsal meşruiyeti çökmüş bir Suriye devletine normatif bir bağlılık geliştirmek, Kürt siyasal aklının kendisini olmayan bir vicdana, işlemez bir hukuk sistemine ve tarihsel olarak inkârcı bir devlet geleneğine bağlaması anlamına gelmektedir. Bu tutum, sömürge-sonrası değil; doğrudan sömürgeci zihniyetin yeniden içselleştirilmesidir.
Rojava Kürdlerinin askeri alandaki cesareti, örgütlenme kapasitesi ve sahadaki stratejik becerileri ile siyasal taleplerinin darlığı arasındaki uçurum dikkat çekicidir. IŞİD gibi küresel cihadist bir yapıyı yenilgiye uğratabilmiş, bölgesel dengeleri fiilen değiştirmiş bir toplumsal-askerî gücün, siyasal alanda çekingen, savunmacı ve vizyonsuz bir hatta sıkışması tarihsel bir paradoks yaratmaktadır. Tarihsel deneyimler göstermektedir ki askeri kazanımlar, net ve ileri siyasal hedeflerle desteklenmediği sürece kısa sürede tasfiye edilir veya başkalarının diplomatik sermayesine dönüştürülür.
Bu bağlamda mevcut koşullarda Rojava Kürdlerinin asgari ve geçici siyasal talebi federasyon olmalıdır. Federasyon talebi dahi nihai bir hedef değil, ulusal iradenin kurumsallaşması açısından zorunlu bir ara aşamadır. Bundan daha geri taleplerle örneğin muğlak “ademi merkeziyetçilik” formülleriyle pazarlık masasına oturmak, Kürt milletinin tarihsel haklarını peşinen törpülemek anlamına gelir. Uluslararası sistemde hiçbir halk, talep etmediği bir özgürlüğe ya da mücadelesini vermediği bir bağımsızlığa kavuşmamıştır. Tam tersine, talep etmeyenler daha sert biçimde denetim altına alınmış, daha yoğun baskıya maruz bırakılmıştır.
Sömürgeci akıl tam da bu boşluklardan beslenir. Kürtlerin bağımsızlık ya da en azından güçlü bir federatif statü talep etmemesini bir “olgunluk” ya da “gerçekçilik” göstergesi olarak değil, boğazı daha da sıkılabilecek bir zayıflık olarak okur. Tarihsel olarak Osmanlı’dan Baas rejimine, bölgesel güçlerden küresel aktörlere kadar uzanan çizgide Kürt milletine yönelik politikalar bu gerçeği defalarca kanıtlamıştır.
Bu noktada PYD’nin sıkça dile getirdiği “Rojava’da devrim yaptık” söylemi ciddi bir teorik ve tarihsel sorgulamayı hak etmektedir. Eğer bir ulusal devrim gerçekleştirilmiş olsaydı, bunun doğal sonucu ulusal egemenliğin ilanı ve kurumsallaşması olurdu. Eğer bir sosyalist devrimden söz edilecekse, üretim araçlarının mülkiyetinden siyasal iktidarın sınıfsal karakterine kadar uzanan somut dönüşümlerden bahsedilmesi gerekirdi. Oysa mevcut durumda Rojava’da ne ulusal egemenliğe dayalı bir devletleşme ne de sosyalist bir iktidar yapısı mevcuttur.
Dahası, gerçekten devrimci bir iktidar, ideolojik ve siyasal olarak cihadist yapılarla ya da kimliği belirsiz, içeriği muğlak “ademi merkeziyetçilik” pazarlıklarına girmezdi. Devrim, uzlaşmanın değil; yeni bir meşruiyet ve iktidar biçiminin inşasıdır. Bugün Rojava’da yaşanan ise devrimden çok, askeri başarıların siyasal bir programa dönüştürülememesi sonucu ortaya çıkan donmuş bir geçiş rejimidir.
Rojava meselesi, yalnızca Suriye iç savaşının bir alt başlığı değil; Kürt milletinin modern tarihteki en kritik siyasal eşiklerinden biridir. Bu eşikte geri durmak, belirsiz kavramlara sığınmak ve bağımsızlık fikrini bilinçli biçimde ertelemek tarihsel bir fırsatın heba edilmesi anlamına gelir. Kürt milletinin özgürlüğü, başkalarının lütfuyla değil; açık, net ve cesur siyasal taleplerle mümkündür. Talep edilmeyen özgürlük, yalnızca daha rafine bir tahakküm biçimine dönüşür.




