Lindsey Graham ve Tom Barrack! ABD “stratejim müttefiklerimiz” dediği Kurdleri sattı mı?

Lindsey Graham ve Tom Barrack! ABD “stratejim müttefiklerimiz” dediği Kurdleri sattı mı?

ABD’nin Cumhuriyetçi etkin sanatör Lindsey Graham’ın “Ateşkes Anlaşması” sonrası bir dizi sorularla dile getirdiği “endişelerini’ içeren sorularının cevaplarını aradım. Bu çalışmamda, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın da Türklerin sahadaki etkinliğine katkı ve Kurd kartını açıkça Türkiye’ye kurban etmesini içeren bir analiz. Gözden geçirilmesinde yarar var.

  1. Bu ateşkes anlaşması Türkiye dışında başka herhangi bir bölgesel ortakla mı müzakere edildi?

Evet, anlaşma Türkiye dışında başta ABD olmak üzere diğer aktörlerle müzakere edildi. 18 Ocak 2026’da imzalanan 14 maddelik anlaşma, Suriye hükümeti (Başkan Ahmed al-Sharaa) ve SDF (Komutan Mazloum Abdi) arasında doğrudan imzalandı, ancak ABD’nin aracılık rolü belirgindi. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, müzakerelerde aktif rol aldı ve anlaşmayı “birleşik Suriye’ye yönelik diyalog ve iş birliği için yol açan” bir adım olarak övdü.

Anlaşmanın imzalanmasında Barrack’ın Şam’da bulunması, ABD’nin koordinasyonunu gösteriyor. Ayrıca, anlaşmanın 13. maddesi Suriye’nin ISIS’e karşı uluslararası koalisyon (ABD liderliğinde) ile koordinasyonunu taahhüt ediyor, bu da ABD’nin dolaylı etkisini yansıtıyor.

Diğer bölgesel ortaklar açısından, Rusya’nın dolaylı etkisi muhtemel olsa da (Suriye hükümetinin geleneksel müttefiki olarak), doğrudan müzakere detaylarında belirtilmiyor. İran’ın rolü de sınırlı görünüyor, çünkü anlaşma Suriye’nin toprak bütünlüğünü güçlendirerek İran’ın vekil güçlerini (örneğin Hizbullah) kısıtlayabilir. Ancak Türkiye’nin yoğun katılımı göz ardı edilemez: Türk istihbaratı ve sahadaki paramiliter güçleri tarafların kısıtlamasını sağlayarak “yoğun rol” oynadı ve anlaşmayı “tarihi dönüm noktası” olarak nitelendirdi.

Bu, ABD’nin Türkiye’yi bölgesel ortak olarak ön planda tuttuğunu gösteriyor, ancak soru “Türkiye dışında” vurgusu yaptığı için ABD’nin aracılığı ana unsur. Burada iki ABD önümüze çıkıyor: Biri, Sanatör Lindsey Graham’ın temsil ettiği, sorular sorduğu ve “endişelerinin” olduğunu belirten taraf. Diğer taraf ise; ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın açıkça Türk çıkarlarını korumak ve Kurdlerin yok edilmesini öngören Türkçü ve tekçi anlayışıdır.

  1. Son zamanlarda Kürt topraklarına yönelik herhangi bir Türk askeri müdahalesi oldu mu?

Evet, son aylarda (2024-2025 sonu ve 2026 başı) Türkiye ve desteklediği Suriye Ulusal Ordusu (SNA), Suriye’nin kuzeyindeki Kurd kontrolündeki bölgelere (SDG’nin hakim olduğu alanlar) yönelik birden fazla askeri müdahale gerçekleştirdi. Örneğin, 2024 Kasım’ından 2025 Nisan’ına uzanan “Türk-SNA Kuzey Suriye Taarruzu”nda Türkiye, SDG’ye karşı operasyonlar başlattı; Mınbic ve Tell Rifaat’ı ele geçirdi, Tişrin Barajı ve Qaraqozak Köprüsü çevresinde çatışmalar yaşandı.

Bu operasyonlar, SDG’nin 2024’teki kazanımlarını geri aldı ve tampon bölgeyi genişletti. Daha yakın zamanda, Ocak 2026’da Türk topçusu  Haseki eyaletindeki Til Temer ilçesindeki Şeyh Ali ve Xazalie köylerini bombaladı.

Ayrıca, SDG kaynakları Deir Hafer ve Tişrin Barajı‘na Türk Bayraktar dronları ile saldırı rapor etti.

Bu müdahaleler, SDG’nin Halep’teki çatışmaları sırasında da devam etti ve Suriye hükümetinin ilerlemesini dolaylı olarak destekledi. Genel olarak, bu eylemler Türkiye’nin “terör koridoru” olarak gördüğü Kurd bölgelerini hedef alıyor ve 2016’dan beri devam eden tampon bölge stratejisinin parçası.

  1. Bu anlaşma, gelecekte bu bölgede Türk askerlerinin bulunmasını öngörüyor mu?

Hayır, anlaşma doğrudan gelecekte Türk askerlerinin bölgede (kuzeydoğu Suriye) bulunmasını öngörmüyor. 14 maddelik metin, SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonunu, Raqqa ve Deyrzor’un hükümet kontrolüne geçmesini, sınır geçişlerinin ve petrol sahalarının devrini kapsıyor, ancak Türk askeri varlığına dair herhangi bir madde yok. Ama zaten Türkiye, kendisine bağlı eğittiği, silahlandırdığı, beslediği ve Kurdlere yönelttiği 30 bine yakın bir askeri gücü sahada idare ediyor. Bu Türk savaşçıları, Arap elbiseli Türkler olarak faaliyet yürütüyor. Onun için özel olarak Türk ordusuna mensup askere Türkiye ihtiyaç duymuyor.

Aksine, anlaşma Suriye’nin toprak bütünlüğünü vurguluyor ve SDG’nin ağır silahlarını çekmesini, PKK bağlantılı unsurların Suriye’den çıkarılmasını taahhüt ediyor – bu, Türkiye’nin taleplerine uyumlu ama Türk askerlerini içermiyor.

Bununla birlikte, anlaşma açık bir şekilde Türkiye’nin etkisini artırıyor:

Türkiye, anlaşmanın başaktörü. Bunu Tom Barrack ile birlikte yapiyor ve anlaşmanın aktörlerinden biridir.  Türkiye “SDG’leri entegrasyona uymazsa kendi askeri operasyon tehdidi”ni sürdürüyor.

Gelecekte Türk askerleri, mevcut tampon bölgelerde (örneğin Afrin, Ras al-Ayn) kalmaya devam edecek, ancak açıkça yeni anlaşma bu bölgeleri genişletmeyi öngörmüyor, ya da böyle bir ibare yok. Anlaşmanın uygulanması başarısız olursa, “Türkiye’nin müdahale riski” artabilir, çünkü anlaşma PKK’nın Suriye’den çıkarılmasını içeriyor. Türkiye PKK kozunu hep elinde tutabilir çünkü G.Batı Kurdistan’da da PKK Türkiye için stratejik bir kazanım.

  1. Bu anlaşma müzakere edilmeden önce İsrail ile herhangi bir temas veya koordinasyon oldu mu ve varsa İsrail’in katkısı ne oldu?

Hayır, mevcut bilgilere göre anlaşma müzakere edilmeden önce İsrail ile doğrudan temas veya koordinasyon yoktu ve İsrail’in katkısı belirtilmiyor. Anlaşmanın detaylarında (14 madde) İsrail’e atıf yok; odak Suriye’nin iç entegrasyonu ve ISIS’e karşı ABD koalisyonu ile işbirliği.

Müzakereler ABD aracılığında (Tom Barrack) ve Türkiye’nin gizli (aslında açık) etkisiyle yürüdü, ancak İsrail’in rolü ayrı bir bağlamda: Ocak 2026’da Suriye-İsrail arasında Paris’te ayrı bir “de-eskalasyon mekanizması” anlaşması imzalandı, istihbarat paylaşımı ve askeri gerilimi azaltmayı kapsıyor.

Ocak 2026’da Suriye-İsrail arasında Paris’te imzalanan anlaşma, SDG’leri anlaşmasından bağımsız ve Golan Tepeleri gibi sınır sorunlarına odaklanıyor.

İsrail’in genel Suriye politikası (örneğin İran vekillerine karşı hava saldırıları) devam ediyor, ancak SDG anlaşmasıyla bağlantılı değil. Lindsey Graham‘ın sorusu, potansiyel endişeleri yansıtıyor (örneğin İsrail’in Kürt müttefiklerini kaybetme korkusu), ama somut katkı yok.

Suriye Sahasında Türkiye’nin Rolünün Analizi

Türkiye, Suriye’de özellikle Güney Batı Kurdistan’da stratejik bir aktör olarak konumlanıyor ve bu anlaşma, Türkiye’nin uzun vadeli hedeflerini büyük ölçüde destekliyor. Türkiye’nin rolü, güvenlik kaygılarına dayalı: SDG’yi PKK’nın uzantısı olarak görüyor ve “terör koridorunu” önleme amacıyla 2016‘dan beri operasyonlar düzenliyor (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı). Bu operasyonlarla Güney Batı Kurdistan topraklarının bir kısmında, 30 km derinliğinde tampon bölge oluşturdu, mülteci dönüşü için “güvenli bölgeler” kurdu ve SNA’yı destekleyerek dolaylı kontrol sağladı.

Bu anlaşmada Türkiye’nin etkisi belirgin: SDG’lilerin entegrasyonu, PKK unsurlarının çıkarılması ve ağır silahların çekilmesi, Türkiye’nin taleplerine uyumlu.

Türk istihbaratı müzakerelerde “yoğun rol” oynadı, tarafları kısıtladı ve anlaşmayı “terörsüz Suriye” için adım olarak selamladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, anlaşma sonrası al-Sharaa ile görüşerek “terörün tamamen ortadan kaldırılmasını” vurguladı.

Bu, Suriye hükümetini destekleyen Türkiye’nin, Şam’ı, anti-Kurd siyasetinde müttefik olarak gördüğünü gösteriyor – özellikle Esad sonrası dönemde Şam’ı Ankara’nın yörüngesine çekti ve oturttu.

Ancak riskler var: Anlaşmanın uygulanması başarısız olursa, Türkiye yeni müdahaleler yapabilir, bu da ABD ile gerilimi artırır (SDG, ABD’nin ISIS karşıtı ortağıydı). Ayrıca, Türkiye’deki “Kurd barış süreci” (PKK ile) bu anlaşmayla bağlantılı: PKK lideri Öcalan, Suriye’deki çatışmaları “barış sürecine sabotaj” olarak niteledi. Aslında burada Öcalan’ın işaret ettiği karşılıklı çatışmalar değil, olası bir SDG’lerinin direnişini kastederek, bunun için “sabotaj” lafını kullanmış.

Genel olarak, Türkiye’nin rolü Suriye’yi “terörsüz” ve bütünleşik hale getirmek, ama bu Kurd defakto özerkliğini sona erdirerek, bölgesel hegemonyasını pekiştirmektir. Bunu da ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın desteği ve yol açması ile yaptı.

Anlaşma, Türkiye’nin askeri ve diplomatik gücünü dengeli kullandığı bir zafer gibi duruyor, ancak uzun vadede Kurd direnişi veya uluslararası baskılar sorun yaratabilir. Bekleyip göreceğiz.