Koruma Sorumluluğu (R2P) Bağlamında Kürt Milleti ve ABD Kongresi Girişimi

Koruma Sorumluluğu (R2P) Bağlamında Kürt Milleti ve ABD Kongresi Girişimi

ABD Kongresi’ne iki partinin ortak imzasıyla sunulan “Kürtleri Koruma Yasası”, yalnızca güncel bir dış politika girişimi değil; Kürt milletinin modern tarihte maruz bırakıldığı sistematik güvencesizlik rejimine karşı geliştirilmiş nadir ve önemli hukuki, siyasal mekanizmalardan biridir. Bu yönüyle tasarı, klasik “insani hassasiyet” söyleminin ötesine geçmekte; uluslararası insan hakları hukuku, sivillerin korunması ilkesi ve devlet dışı müttefiklerin sorumluluğu bağlamında yeni bir normatif eşik oluşturmaktadır.

Kürt meselesi, Birinci Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzenin en ağır yapısal adaletsizliklerinden biridir. Kürt milleti, Lozan sonrası Ortadoğu devlet sisteminde ne egemenlik hakkına ne de kalıcı bir uluslararası koruma statüsüne sahip olabilmiştir. Bu durum, Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı sürekli olarak askerî operasyonlara, zorla yerinden etmelere, demografik mühendisliğe ve kolektif cezalandırma pratiklerine açık hale getirmiştir. Uluslararası toplum ise çoğu zaman bu ihlalleri “egemenlik”, “terörle mücadele” ya da “bölgesel istikrar” söylemleriyle meşrulaştırmış ya da görmezden gelmiştir.

Bu bağlamda ABD Kongresi’nde Cumhuriyetçi ve Demokrat senatörler tarafından ortaklaşa sunulan Kürtleri Koruma Yasası, yalnızca Kürtlerin değil, uluslararası hukukun inandırıcılığı açısından da kritik bir eşiği temsil etmektedir. Tasarının iki kanatlı olması, yani parti üstü bir mutabakatla gündeme gelmesi, Kürt meselesinin ABD iç siyasetinde geçici bir konjonktür değil, yapısal bir sorumluluk olarak ele alındığını göstermektedir. Bu durum, geçmişte Kürtlerin defalarca “stratejik çıkarlar” gerekçesiyle yalnız bırakılmış olması düşünüldüğünde, sembolik olmaktan öte anlamlar taşımaktadır.

Tasarıda öne çıkan temel husus, saldırı tehdidi altındaki Kürt sivillerin korunmasının açık biçimde ABD’nin normatif sorumluluk alanına dahil edilmesidir. Uluslararası insancıl hukukta sivillerin korunması, yalnızca çatışmanın tarafı olan devletlerin değil, bu çatışmalara dolaylı ya da dolaysız biçimde etki eden tüm aktörlerin yükümlülüğüdür. Suriye hükümeti yetkililerinin ve onlara askerî ya da mali destek sağlayan yabancı aktörlerin, Kürtlere karşı düşmanca eylemlerini sürdürmeleri halinde ağır yaptırımlarla karşılaşacaklarının açıkça belirtilmesi, cezasızlık kültürüne karşı önemli bir caydırıcılık potansiyeli taşımaktadır.

Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) özellikle IŞİD’e karşı yürüttüğü mücadelede üstlendiği rolün tasarı metninde açıkça tanınması ise, Kürtlerin yalnızca “korunması gereken mağdurlar” değil, aynı zamanda uluslararası güvenliğe somut katkı sunmuş siyasal, askerî aktörler olarak kabul edildiğini göstermektedir. Bu vurgu, Kürtlerin yıllardır maruz bırakıldığı “kullan, terk et” siyasetinin sorgulanması anlamına gelmektedir. Zira DSG’nin binlerce kayıp pahasına yürüttüğü mücadele, yalnızca Kürt coğrafyasını değil, küresel ölçekte sivil yaşamı tehdit eden radikal selefi terörizmi de geriletmiştir.

Kürtleri Koruma Yasası’nın en kritik yönlerinden biri, Kürtlere yönelik saldırıların artık “bölgesel güvenlik meselesi” ya da “iç iş” olarak değil, doğrudan insanlığa karşı işlenebilecek suçlar kategorisinde değerlendirilmesinin önünü açmasıdır. Bu yaklaşım, Kürtlerin tarihsel olarak maruz kaldığı katliamların, zorunlu göçlerin ve kültürel tasfiye politikalarının uluslararası hukuk önünde daha net bir zeminde tartışılmasını mümkün kılmaktadır.

Bir Kürt olarak bu yasa tasarısına baktığımda bu yasa tasarısı, romantik bir beklentiden ziyade, geç kalmış bir sorumluluğun kısmi telafisi olarak görülmelidir. Kürt milleti, modern tarihte defalarca büyük güçlerin vaatleriyle ayağa kaldırılmış, ardından jeopolitik pazarlık masalarında gözden çıkarılmıştır. Bu nedenle söz konusu tasarının değeri, yalnızca içeriğinde değil; uygulanabilirliği, sürekliliği ve uluslararası bir koruma rejimine dönüşüp dönüşmeyeceğinde yatmaktadır.

Kürt milleti açısından Kürtleri Koruma Yasası, eğer yasalaşır ve etkin biçimde uygulanırsa, Kürt milletinin uluslararası sistem içindeki statüsüzlüğüne karşı atılmış önemli bir adımdır. Aynı zamanda bu tasarı, uluslararası toplumun “insan hakları” söylemini yalnızca güçsüzlere nasihat eden bir retorik olmaktan çıkarıp, somut yaptırımlarla desteklenen bir normlar bütünü haline getirip getiremeyeceğinin de bir testidir. Kürtler açısından bu girişim, korunmayı talep eden edilgen bir topluluğun değil; tarihsel hafızası, siyasal öznesi ve meşru savunma hakkı olan bir milletin, uluslararası hukuka yaptığı açık bir çağrının yankısıdır.

İnsani, hukuki ve ahlaki bakımdan bu yasa tasarısının desteklenmesi, yalnızca Kürtler için değil; Ortadoğu’da sivillerin sistematik biçimde hedef alınmasına karşı durmak isteyen herkes için tarihsel bir sorumluluktur.