Batı Kurdistan’ın Kaderi Kurdlerin Elinden Alındı!

Güneybatı Kürdistan üzerindeki pazarlıklar ve dayatmalar, son dönemde Tom Barrack’ın aracılık ettiği süreçle birlikte, Kurd defakto özerkliğinin fiilen sona erdirilmesi yönünde ilerliyor.
Özellikle 18 Ocak 2026’da Ahmed al-Sharaa (eski Jolani) ile Mazlum Abdi arasında imzalanan 14 maddelik ateşkes ve entegrasyon anlaşması, bu süreci hızlandırdı. Bu anlaşma, 27 Ocak 2026 tarihinde uzatılan dört günlük ateşkesin ardından, “Fiilî yönetim bitti: İdari ve güvenlik inisiyatifi tamamen Şam’ın kontrolüne geçti.” açıklamasıyla pekiştirildi. Bu gelişme, Güneybatı Kurdistan’ın teslim alınmasını resmileştiriyor.
Bildiğimiz gibi, Türkiye-Öcalan ve daha sonra Tom Barrack’ın da dahil olduğu oyun, Kurd çocuklarına ağır bir bedel ödetti. Türk devletinin Arap aşiretlerine çağrıları, Abdullah Öcalan’ın bu aşiretlere gönderdiği mektuplar ve DAİŞ’e bağlı aşiretlerin SDG ile ittifakına düzülen methiyeler sonrası gerginlik sürecinde; Kurdlerle birlikte mevzide bekleyen bu IŞID’li unsurlar, birden silahlarını Kurd çocuklarının göğsüne dayattı. Bu sayı 50 bin olarak kayda geçti. Arkalarında binlerce Kurdu ölü bırakarak, HTŞ’nin saflarına geçtiler. Bu durum ciddi bir stratejik, alan hakimiyeti ve moral kırıklığına yol açtı.
Bu analizi, son dönemdeki bütün gelişmeleri –özellikle dün imzalanan ve uzatılan Colanî (Jolani), Mazlum Abdi anlaşmasını– göz önünde bulundurarak, yapacağım.
Anlaşma, Suriye devlet televizyonunda duyuruldu ve Kurd güçlerin Suriye ordusuna tam entegrasyonunu (tam teslimiyeti), özerk bölgenin Şam yönetimine bağlanmasını öngörüyor. Kürtlere vatandaşlık ve dil haklarının iadesi gibi olumlu unsurlar içerse de, pratikte özerkliğin sonunu getiriyor.
Bildiğimiz gibi, Tom Barrack’ın rolü, ABD’nin SDG’yi (Suriye Demokratik Güçleri) terk ederek, Şam merkezli yeni yönetime (Ahmed al-Sharaa/HTŞ kökenli) öncelik vermesi, stratejik kaynakların merkezi devlete devri, askeri entegrasyonun gerçek niteliği ve artan güvenlik tehditleri üzerine odaklanıyor. Tom Barrack, hem ABD’nin Türkiye Büyükelçisi hem de Suriye Özel Temsilcisi olarak, yıkım sürecinde Türk devletinin taleplerini doğrudan yansıtıyor ve kolaylaştırıyor. Daha önce, Barrack, SDG’nin IŞİD karşıtı rolünün “büyük ölçüde sona erdiğini” ilan etmişti. Kurd güçlerinin Şam’a entegrasyonunu (teslimiyeti) “Kürtler için en büyük fırsat”(!) olarak sunmuştu. – bu söylem, Türkiye’nin uzun süredir dayattığı “PKK uzantısı” algısını ve defakto Kurd yapısının tasfiyesini tam anlamıyla destekliyor. Ankara ile sık sık görüşmeleri (örneğin Hakan Fidan’la toplantılar) sonrası, ateşkes ve entegrasyon anlaşmalarını aracılık ederken, stratejik kaynakların (petrol, sınır kapıları, havaalanı) merkezi hükümete devri ve SDG’nin Suriye ordusuna bireysel entegrasyonu gibi talepler kabul edildi.
Bölgeden gelen haberlere ve bazı bölge stratejistlerine göre Barrack, ABD-Türkiye ilişkilerini düzeltme adına Kurd de fakto yönetimini feda ederek, Türk devletinin Suriye’deki nüfuzunu güçlendiriyor; bu da Rojava’nın fiili sonunu getiren yıkımın ana mimarlarından biri konumuna getiriyor. Barrack, Türk devletinin “terörle mücadele” kisvesi altındaki Kurd tasfiye politikasını ABD kanalıyla meşrulaştıran ve uygulatan kilit figür haline geldi.
- Müzakerelerin Bağlamı: Çerçeve Anlaşmadan Ateşkes ve Teslimiyete!
Tom Barrack’ın aracılık ettiği süreç, Mart 2025’teki çerçeve mutabakatından Ocak 2026’daki 14 maddelik ateşkes ve “tam entegrasyon” anlaşmasına evrildi. 18 Ocak’ta imzalanan ve 27 Ocak’ta uzatılan bu anlaşma, SDG’nin kontrolündeki bölgelerin resmi olarak Suriye devletinin parçası kalacağını; ancak siyasi özerklik veya federasyon statüsünün tanınmayacağını netleştiriyor. Yerel yönetimde Kurdlerin “Suriye devlet memurları” olarak söz sahibi olacağı belirtiliyor. Bu, fiili olarak defakto özerkliğin sonu anlamına geliyor. Anlaşma, Kurdlere vatandaşlık ve Kurçe dil haklarının iadesini içeriyor, ancak bu haklar merkezi hükümetin denetimi altında kalacak.
Stratejik kaynaklar ve ekonomi:
-Sınır kapıları, petrol sahaları, barajlar ve havaalanı gibi kritik noktaların yönetimi Şam’a devrediliyor. Kurd personel sadece denetim rollerinde (devlet memuru olarak) tutulacak; gelirler ve tasarruf hakkı tamamen merkezi hükümete ait olacak. Bu, G. Batı Kurdistan’ın ekonomik bağımsızlığını ortadan kaldırıyor ve kaynakların Kurd bölgelerinden çekilerek, Suriye devletinin ellerine geçmesini sağlıyor!
Askeri entegrasyon:
SDG savaşçılarının “toplu yapı” yerine bireysel olarak Suriye ordusuna katılması dayatılıyor –bu, “kırmızı çizgi” olarak nitelenen nokta. Anlaşma, SDG’nin üç ayrı “tümen” (firka) halinde yeniden örgütlenip Kurd subay komutasında kalacağını söylüyor, ancak bunlar Suriye Arap Ordusu’nun emir-komuta zincirine tabi olacaktı. Bu öneriden de vazgeçildi.
Zaten “halkların kardeşliği” gibi stratejik hezeyan ve iç parçalanma ile birlikte, arap aşiretlerinin yapiyi tamamen parçalaması ve ağır darbe indirmesi; SDG’nin iç bütünlüğü kalmamiştir. Bu yaralarla birlikte fiilen Suriye ordusuna teslimiyet söz konusu. “Entegrasyon” kelimesi burada bilinçli bir yanıltma aracı olarak kullanılıyor.
Bu taleplerin arkasında Türk devletinin uzun süredir Abdullah Öcalan kanalı üzerinden dayattığı ve mektuplarla, telekonferanslarla, görüşmelerle Apocu kadrolara manevi baskı uyguladığı ve dayattığı görülüyor! Ayrica yine Türk devletinin bu aşiretlere yönelik çağrıları ve Öcalan’nın gönderdiği mektuplar, SDG’leri içindeki IŞİD’e bağlı arap aşiretlerin uzun bir hazırlık sonucu darbe yaptırıldığı çok net olarak önümüze çıkiyor.
Bu ağır darbenin bir diğer aktörü ise Barrack’ın açıklamaları (SDG’nin IŞİD karşıtı rolünün “miadını doldurduğu”, Kurdlerin en büyük fırsatının Şam entegrasyonu olduğu) ABD’nin SDG’yi terk ettiğini ve Türkiye’nin taleplerini dolaylı olarak desteklediğini gösterebilirim. Colanî-Abdi anlaşması, bu entegrasyonu (teslimiyeti) resmileştirerek, SDG’nin Suriye ordusuna tam birleşmesini ve Rojava’nın özerkliğinin sona ermesini hedefledi.
- Güvenlik Tehditleri: HTŞ, IŞİD Kalıntıları ve Yeni Saldırı Dalgası!
Bölgedeki saldırılar “Kurd-Arap çatışması” değil; HTS (Hayat Tahrir al-Sham) adı altında yeniden örgütlenen bir IŞİD benzeri hareketle karşı karşıyayız. Türk paramiliter güçleri ve Arap aşiretleriyle koordineli tehdit ve saldırılar artıyor. Ateşkes anlaşmasına rağmen, Haseke, Raqqa, Tabqa ve Kobanê gibi bölgelerde çatışmalar dün geceye kadar sürdü. Birçok uluslararası kurumlar tarafından ateşkes ihlalleri rapor edildi. Ancak, 17.01.2026 günkü teslimiyetten sonra durum sakin görünüyor.
IŞİD kaçışları ve uyuyan hücreler:
Al-Hol kampı, Şaddadi cezaevi gibi yerlerde IŞİD üyelerinin kaçışları rapor ediliyor (Ocak 2026’da yüzlerce kaçış). Uyuyan hücreler, HTŞ kollarıyla birleşerek yeni tehlikeleri beraberinde getirme riski büyük. Bu tehlike sadece Güneybatı Kurdistan ile sınırlı değil; Irak ve Güney Kürdistan’ı da tehdit ediyor.
HTŞ’nin rolü: Ahmed al-Sharaa’nın (eski Jolani) HTŞ kökenli yönetimi, IŞİD karşıtı söylemine rağmen pratikte radikal unsurları barındırıyor. Saldırılar, SDG’nin zayıflatılması ve İŞİD ile savaşma cephesinden çıkarılması, bir baskı aracı olarak SDG’lerinin entegrasyonun (teslimiyetinin) hızlandırılması için kullanıldı. 4 günlük ateşkesler sahada tutulmadı; anlaşmanın uzatılmasına rağmen kuşatma ve çatışmalar devam etti. Bu tamamen Kurd defakto yapılanmasını teslim almak için askeri tehdit olarak kullanılda.
- Genel Değerlendirme ve Sonuç!
Bu süreç, GüneyBatı Kurdistan’ın kaderinin Kurdlerin elinden alındığı bir dönem oldu: Colanî-Abdi anlaşmasıyla siyasi ve idari defakto özerklik fiilen bitirildi, ekonomik kaynaklar merkezi devlete geçiyor, askeri güç bağımsızlığını kaybediyor ve Suriye ordusuna teslim ediliyor. Güvenlik tehditleri (HTŞ + IŞİD kalıntıları + Türk destekli gruplar) artıyor ve yeni katliam riski büyüyor.
ABD’nin (Barrack üzerinden) SDG’yi “tarihi ortak” olarak görüp, şimdi Şam’ı tercih etmesi, Türkiye’nin baskısı ve HTŞ’nin pragmatik dönüşümüyle birleşince; Kurdler için “entegrasyon” adı altında bir teslimiyet dayatıldı. Güneybatı Kurdistan kurdlerinin iradesini gasp etmiş Türk-Apo ittifakı, yaptıkları arap-Apo paradigması ittifakı ile birleşince, kurdlere teslimiyet hedyesi geride bıraktı. Bu, uzun vadede Güneybatı Kurdistan’ın bütün olası siyasi kazanımlarını heba ederek, bölgedeki IŞİD’in yeniden canlanmasına zemin hazırlayacak.
Kurdler için en gerçekçi yol:
Uluslararası baskı (özellikle ABD ve Avrupa’dan) oluşturmak, PKK’nin bölgeden tamamen tasfiyesi ve iç birlik (farklı Kurd grupları arasında) ve güvenlik önlemlerini güçlendirmek, Roj Pêşmerge’nin kendi topraklarını savunmaları için alan savunmasına katılmalarını sağlamak ve inşa edilecek Surîye’nin bir federal devlet olması için, hazırlacak yeni anayasa sürecinde, dürziler ve müseyrilerle ittifak kurmaktır. Ancak mevcut dinamiklerde denge Türkiye-Şam-ABD ekseninde dönüyor ve bu, Güneybatı Kurdistan’ın bağımsız statüsünü büyük ölçüde sona erdiriyor. Bunu önlemek için Kek Mesûd Barzanî’nin –değerli bir pêşmerge olarak– Avrupa’da yürüttüğü diplomatik ilişkilere destek vermek, Özellikle ABD’deki Kurd dostları ile birlikte Senato ve Kongre kararları üzerinde etkili olmak ve arkasında durmak hayati bir görevdir.
Bu işi PKK’ye ve onun emrindeki Türk paramiliter güçlere-basınına bırakmamak gerekiyor. Çünkü bütün bu çöküşün sorumlusu onlardır



