Rojava’nın Kaderi 2012’de Yazıldı!

2010 sonunda Tunus’ta başlayan Arap Baharı dalgası, 2011’de Suriye’ye de sıçradı. Suriye’deki olaylar, Dera’da bir grup lise öğrencisinin okul duvarına Beşar Esad’ı hedef alan “Sıra sende doktor” yazılı grafitiler yapmasıyla tetiklendi. Rejimin bu gençleri tutuklaması, ağır işkence iddiaları ve bazılarının ölüm haberleri üzerine halk protestoları hızla ülke geneline yayıldı. Rejimin göstericilere karşı ateşli silah kullanması ve çok sayıda ölümün gerçekleşmesi, barışçıl gösterileri kısa sürede silahlı çatışmaya dönüştürdü. 2011 yazında Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) kurulmasıyla iç savaşın silahlı evresi netleşti. 2012 itibarıyla ise olaylar tam anlamıyla bir iç savaşa evrilmiş oldu.
Siyaset karmaşık ilişkilerle dolu bir alan olsa da, bazı meselelerde çok basit bir gözlem yeter. Kürdlerin ulusal demokratik hakları baz alındığında dost ile düşmanı tanımak için özel bir analiz yapmaya gerek yok; birkaç doğru soruyu sormak her şeyi açıklığa kavuşturur…
Suriye aslen sömürgeci bir yapı değil miydi?
Güneybatı (Rojava) Kürdistan, Suriye’nin uzun soluklu işgali ve inkâr politikalarının esiri değil miydi?
Baba-oğul Esad’ların kanlı Baas diktası tam bir zulüm rejimi değil miydi?
Esad’ın devrilmesi Kürd halkı için gerçek bir kurtuluş/ kazanım ol(a)maz mıydı?
O zaman neden bazıları hâlâ diş biliyordu?
Esad’ın gidişinden en çok kimlerin eli ayağı titredi?
En başta sömürgeci devletler ve her kanattan devletçiler; Gerici ve Kürd düşmanı Filistin yönetimi Hamas ve Saddam arttığı gerici/faşist Araplar…
Sömürgeci devletlerin ‘Kürdistan’ı paylaşmak’ gibi bir ortak çıkarları var. Bu nedenle, Kürdlerin nefes alma/özgürleşme olasılığı hangi parçada belirse, işgalciler tüm çelişkileri unutarak ortak hareket ederler. Bu ortaklıkları/Kürd düşmanlıkları yadırganamaz; çünkü sömürgecidirler…
Sömürgeci devletlerin bu Kürd düşmanlığı politikası; hem Türk Solu, hem Ümmetçiliği Kürdlüğün önüne koyanlar, hem de yerel Kemalistler tarafından da koşulsuz desteklendi. Geçmişte Saddam için ortaklaşan bu güçler, dün de Esad için aynı saflarda yer aldılar…
Suriye’de olaylar başladığında, başta değişimden yana olan devletler olmak üzere her kesimin ciddiye aldığı ve karşıt güçlerin birlikte hareket etmek için özel bir çaba sarf ettiği Kürdler, her koşulda bir statü elde edecek bir pozisyona sahiptiler…
Değişimden yana olan uluslararası güçlerin politik desteğini alacaklardı ve Suriye’de siyasetin yeniden şekillenmesinde söz sahibi olacaklardı; tıpkı Kürdistan’ın Güney’inde olduğu gibi…
Esad’ın olası saldırıları, özellikle de hava saldırıları karşısında uluslararası güçlerin direkt müdahale etmesi söz konusu olacaktı ve “uçuşa yasak bölge” gibi önlemlerle Güneybatı Kürdistan fiili olarak devletleşecekti; tıpkı Güney Kürdistan gibi…
Esad’ın devrilmesi halinde de Kürdler muhalefetin en önemli bileşenlerinden biri olarak hem Suriye genel politikasında hem de Güneybatı Kürdistan’da çok önemli kazanımla elde edeceklerdi; tıpkı Kürdistan’ın Güney’inde olduğu gibi…
Sonuç olarak Kürdler, değişimden yana tutum almakla her koşulda kazanacaklardı…
PKK/PYD’nin devreye sokulması ve Esed ile anlaşması, hem ulusal taleplerin gerilemesini sağladı hem de Kürdlerin hızla itibar kaybetmesine neden oldu.
PKK-Esed anlaşması, bir yanıyla Türkiye’yi rahatsız ettiyse de, anlaşmanın özü Türkiye ve diğer tüm sömürgeci devletleri fazlasıyla sevindirmişti. Çünkü anlaşmanın özü, PKK/PYD’nin rejimin çıkarlarını korumasına ve Kürdlerin Ulusal Hakları’nın engellenmesine dayanıyordu.
Bu nedenle, PKK’nin, araları geçici olarak bozuk olan T.C ve Suriye ile aynı anda anlaşması bir tuhaflık değildi ve PKK’nin misyonuna da uygundu.
PKK Suriye’de açıkça Esed diktatörlüğünü koruma görevini üstlenirken, değişimden yana olan tüm muhalefeti (El Kaide ile özdeşleştirerek) karşısına aldı.
PYD bir yandan Esed ile işbirliği yapıp Güneybatı Kürdistan’ın Kürdlerin denetimine geçmesini engellerken, diğer yandan da muhalefetin Güneybatı Kürdistan’a saldırmasının zeminini yaratıyordu. Tek amaç ise, Güneybatı Kürdistan’ın istikrarsızlığa sürüklemekti. Ve bu istikrarsızlık, güvensizlik ortamından yararlanarak “tek güç” olarak Güneybatı Kürdistan’ı istediği gibi pazarlamak PKK/PYD’nin yegâne amacıydı. Bir yandan bütün Kürdleri savaşın içine çekmek, diğer yandan kurtarıcı rolünü oynayarak Kürdler içinde diktatörlüğünü kalıcılaştırmak için uğraşıyordu PKK…
Dönemin Başbakanı Erdoğan “demokrasi havarisi” kesilirken, Esad diktatörlüğünün ayakta kalması için özel bir çaba içerisindeydi. Esad Diktatörlüğü konusunda en az Erdoğan kadar hassas olan ve devrilmemesi için çırpınan bir başka isim de Abdullah Öcalan’dı. Burada aslolan devletin çıkarları olduğu için, Erdoğan ve Öcalan’ın buluşması bizi hiç şaşırtmamıştı.
Hizbullah’ın da aynı saflarda yer alması şaşırtıcı olmadı; çünkü Diyarbakır mitinginde “onur” konukları Kürd düşmanı onursuz Hamas yöneticileriydi her zaman olduğu gibi…
Suriye Rejimi her gün ‘özgürlük isteyen’ insanları vahşice katlederken, bu anti-Kürd/Kürdistan ittifakı sessiz kalmakla aynı vahşetin bir parçası olduğunu bir kez daha belgeledi…
Dün Saddam’ı kurtarmak için çırpınan ama kurtaramayan bu şer ittifakı, Esad’ı da kurtaramadı. Yarın da sıra İran ve Türkiye’de olacak. Çünkü tarih, bu kadar haksızlığa uğrayan ve hâlâ sömürge olan Kürdistan’ın bu haliyle kalmasına izin vermez/veremez…
Bu işgalci devletlerle birlikte yerel işbirlikçiler de kirli sayfalarda yerlerini alacaklardır…
Varsın tabanda kandırılan insanlar; Erdoğan-Öcalan, Fethullah-Hizbullah veya PKK-Hizbullah karşıtlığını mutlak sanıp birbirlerini yesinler; aslolan devletin çıkarıdır ve bu çıkar için tepede bu güçlerin hepsi de birleşiyor, ortak hareket ediyor.
Suriye Baas rejiminin devrilmesi, hem Kürdler hem de ülkede uzun yıllar baskı altında tutulan tüm halklar için özgürlüğe giden kapıyı araladı. Ancak PKK, bu özgürlük hakkının Kürdler tarafından da tam anlamıyla kullanılmasını –en azından geçici olarak– engellemeyi başardı.
Kuzey’den sonra Güneybatı (Rojava) Kürdistan’da da hayata geçirilen bu ihanet projesi, sömürgeci politikaların taşeronluğunu üstlenen PKK’nın eseridir. PKK’ye karşı net bir tavır alamayan Kürd siyasi çevreleri ise örgütün aklayıcıları ve yedek güçleri konumuna düşerek bu sorumluluğu paylaşmaktadırlar.
Süleyman Akkoyun



