Zilan Eyleminin Mitleştirilmesi: Abdullah Öcalan’ın Siyasal Söyleminde, Ölüm ve Fedakârlık

Zilan Eyleminin Mitleştirilmesi: Abdullah Öcalan'ın Siyasal Söyleminde, Ölüm ve Fedakârlık, Zeynep Kınacı, Yalçın Küçük, intihar eylemi,

30 Haziran 1996’da Zeynep Kınacı’nın (Zilan) Dersim’de gerçekleştirdiği fedai eylem, Kürt toplumunda derin bir yankı uyandırdı. Eylemin devletin askerî sembollerini hedef alması nedeniyle birçok Kürt tarafından sömürgeci politikalara karşı bir direniş olarak sahiplenildi. Fakat tam da bu güçlü sahiplenme, zamanla başka bir sonucu beraberinde getirdi: Eylemin kendisi tartışılamaz hâle geldi. Oysa Zilan’ı tartışmak ile Abdullah Öcalan’ın bu eylemi kullanış biçimini tartışmak aynı şey değildir. Bu iki alan birbirinden ayrılmadıkça ne Zilan’ın hikâyesi ne de PKK’nin dönüşümü sağlıklı biçimde anlaşılabilir.

Bugün Zilan denildiğinde akla gerçek bir insanın yaşamı değil, “Zilan Ruhu”, “Zilan Çizgisi” ve fedailik miti gelmektedir. Oysa Zeynep Kınacı da belirli tarihsel koşullar içinde yaşayan, siyasal tercihler yapan ve kişisel zorluklarla karşılaşan bir insandı. Onun hangi koşullar altında bu eylemi gerçekleştirdiği, hangi çıkmazlarla yüzleştiği ve hangi psikolojik iklim içinde karar verdiği, yıllar boyunca büyük ölçüde mitolojik anlatının gölgesinde kaldı. İnsan görünmez oldu; sembol görünür hâle geldi.

Zeynep Kınacı bir tanrıça mı, buhran dolu bir hayatı omuzlayan bir kadın mı?

1972 Malatya, doğumlu olan Zilan ailesi ve arkadaşlarının anlatımına göre kendi içine kapanık, duygusal bir insandı. Üniversite arkadaşlarının anlatımlarına göreyse sorunları içine atan, çok konuşmayan, aşırı duygusal ve kırılgan bir kişiliği vardı. Üniversiteden tanıştığı biriyle 1993 yılında evlendi. O dönem ortamdaki genel Kürdistani yükselişten etkilenerek eşi ile beraber PKK’ye yaklaştılar. 1994 yılında İlk olarak Adana’da cephe çalışmaları yaptı. Fakat Adana’daki örgüt yönetimi onu ve eşini ayırdı.  1995 yılında Zilan Dersim eyaletine savaşçı olarak gönderildi.  Eşi ise aynı yılın sonunda bir çatışmaya girerek yaralı halde yakalandı. Zilan fiziki olarak dağ koşullarına uyum sağlayan biri değildi. Bu onu atıl bırakıyor ve sıradanlaştırıyordu.  Zaten kaldı ki mektuplarında “Bireyi silikleştiren nedenlerle pek başarı sahibi olmadım” diyerek PKK içindeki ezikliğini anlaşmıştır.

Zilan’ın bu kısa hayatı, arkadaşlarının anlattığı “kırılgan ve duygusal” kişiliği ile birleşince Zilan’ın büyük bir buhar yaşadığını düşünmek yanlış olmaz. Yani ortada Öcalan’ın anlattığı bir tanrıça değil zorluklarla dolu bir hayatın altında ezilen 24 yaşında genç bir kadın vardır.

Zilan, Mesut Yılmaz ve Öcalan’ı korumak…

6 Mayıs 1996 tarihinde Şam’da Öcalan’ın kaldığı yere yakın bombalı bir araç patlatılır. Öcalan bu olayı kendisine karşı yapılan 6 Mayıs komplosu olarak tanımlar. Ve tüm o yaz boyunca Öcalan örgüt kadrolarına gönderdiği talimatlar, yaptığı cihaz konuşmaları ve eğitimlerde sürekli olarak “öldürülmek istendiğini” söyler.

İlginçtir ki daha sonra Öcalan’ın zaten bu suikasttan haberdar olduğunu öğreniyoruz. Dönemin Türkiye Başbakanı Mesut Yılmaz’ın Yalçın Küçük aracılığı ile Öcalan’a suikast hakkında bilgi verdiği ortaya çıkacaktır.

Öcalan’ın örgüt yönetimi ve yapısını kendi hayatını kurtarmak etrafında toplamaya çalışır. Zilan’ın eyleminde Öcalan’a yapılan suikastı merkeze almasında Öcalan’ın bu propagandasının büyük payı vardır.  Peki Zilan’ın Mesut Yılmaz’dan haberi var mıydı? Elbette ki hayır.

Zilan eylemi Öcalan için bir can simidi oldu

Tam da bu noktada Öcalan’ın siyasal yaklaşımı devreye girmektedir. Zilan’ın ölümü, bireysel bir trajedi ya da tekil bir fedai eylemi olarak değil, örgütün yeni kurucu anlatısı olarak sunuldu. Böylece Zilan’ın kişiliği geri plana çekilirken, onun ölümü örgütsel ideolojinin merkezine yerleştirildi. Önemli olan artık Zeynep Kınacı’nın kim olduğu değil, ölümünün neyi temsil ettiğiydi.

Bu tercihin tesadüf veya ölüme saygı ile ilişkili değildi. Bu Öcalan’ın kendini tekleştirme siyasetinin yeni bir aşamasıydı.

  Kaldı ki o dönem sadece Zilan değil PKK kadroları da büyük bir buhran yaşıyordu.1990’ların başındaki kitlesel serhildanlar beklenen siyasal sonucu üretmemiş tam tersine şiddetli biçimde bastırılmıştı.  Köy boşaltmaları ve zorunlu göçler Kürt toplumunda büyük bir yıkım yaratmıştı. Şehirlerde Hizbullah saldırıları sürüyor, kırsalda gerilla savaşı giderek daha ağır bir maliyet üretiyordu.  Her gün Kürdistan şehirlerinde gerçek vatanseverler öldürülüyordu. PKK’nin kurtarılmış alan dediği Botan’da tek bir sivil kalmamıştı. Gerillalar kendi hayatlarını bile idame edemez duruma gelmişti. Ayrıca Öcalan’ın Şam’daki bireysel hayatı örneğin kadınlarla aynı evde yaşaması, örgütte huzursuzluk oluşturuyordu.  Örgüt içinde de mevcut stratejinin ve Öcalan’ın sorgulanmaya başlanmıştı. Böyle bir dönemde Zilan eylemi, yalnızca askerî değil, aynı zamanda ideolojik bir can simidi işlevi gördü.

Zilan bir tanrıçadır, bir tanrıça Öcalan için ölüyorsa, herkes ölebilir

Öcalan bu eylemi yalnızca sahiplenmedi; onu örgütün merkezî mitlerinden birine dönüştürdü. Öcalan’ın Zilan için yaptığı değerlendirmede şunları söyler: “Zilan bir manifestodur. Zilan’ın eylemi kadın-erkek arasındaki yaşama darbedir.  Zilan çizgisi herkese partileşmenin nasıl oluğunu göstermiştir. Zilan, önünde eğilmesi gereken bir tanrıçadır.” Öcalan’a göre kendisini anlayan kişi Zilan’dır, herkes Zilan gibi olmaya çalışacak.

Zilan artık bir birey değil, uğruna ölünmesi gereken davanın sembolüydü. Böylece fedakârlık, yaşamı büyüten bir değer olmaktan çıkıp ölüm üzerinden tanımlanan bir bağlılık ölçüsüne dönüştü. Bu söylem, örgüt üyelerini motive ederken aynı zamanda liderliğin meşruiyetini de güçlendirdi. Çünkü ölüm ne kadar kutsanırsa, onu anlamlandıran lider de o kadar tartışılmaz hâle gelir.

Bu nedenle Zilan’ın mitleştirilmesi, yalnızca Zilan’ın yüceltilmesi değildir. Aynı zamanda Öcalan’ın kendi ideolojik otoritesini pekiştirmesidir.  Zilan’ın tanrıçalaştırılması ise Öcalan’ın tanrılaştırılmasının yolunu açar. Madem bir tanrıça Öcalan için ölmüştür, o zaman herkes Öcalan için ölebilir.

Öcalan, bir lider uğruna ölünen insanların hikâyesini kendi siyasal anlatısının merkezine yerleştirdiğinde, aslında kendi liderliğini de kutsallaştırmış olur. Bu nedenle Zilan miti, yalnızca bir fedai anlatısı değil; aynı zamanda despot bir lider anlatısıdır.

Ölümün önce kutsanıp sonra sıradanlaştırılması

Bu anlayışın en ağır sonucu ise ölümün sıradanlaşmasıdır. Bir hareket, en büyük erdemi yaşamakta değil ölmekte görmeye başladığında, kayıplar sorgulanamaz hâle gelir. “Neden bu kadar genç insan öldü?” sorusu yerini “Nasıl daha büyük fedakârlık yapılabilir?” sorusuna bırakır. Böyle bir siyasal kültürde eleştiri, sadakatsizlik olarak algılanır. Mitoloji büyüdükçe gerçeklik küçülür.

Bugün hâlâ Zilan üzerine konuşmak çoğu zaman Öcalan üzerine konuşmaktan kaçınmanın bir yolu olarak kullanılmaktadır. Oysa tam tersine, Zilan’ın hikâyesini gerçekten anlamak istiyorsak, onu efsanelerden ayırmak zorundayız. Zeynep Kınacı’nın yaşamı ile onun ölümünün siyasal propagandaya dönüştürülmesi aynı şey değildir.

Bu nedenle asıl eleştirilmesi gereken, bir insanın trajik ölümünden siyasal meşruiyet üreten anlayıştır. Çünkü mitler sorgulanmadığında yalnızca geçmişi açıklamaz; geleceği de belirler. Ve ne kadar çok mit üretilirse, o kadar az hesap sorulur.

Zilan’ın tanrıçalaşması mı, Zilan’ın trajedisi mi?

Bu açıdan bakıldığında en büyük çelişki de burada ortaya çıkar. Uğruna ölmenin en büyük erdem olarak sunulduğu bir liderlik anlayışı, liderin yakalandıktan sonraki siyasal tutumuyla karşılaştırıldığında ciddi soruları beraberinde getirir. Bu durum, Zilan’ın ölümünden çok, o ölümün kim tarafından ve hangi amaçla anlamlandırıldığını yeniden düşünmeyi gerektirir.

Zilan’ın trajedisi yalnızca ölmesi değildir. Asıl trajedi, ölümünün bir siyasal sermayeye dönüştürülmesidir. Çünkü bir hareket ölülerinden güç almaya başladığında, yaşayanlarını da ölüme hazırlamaya başlar. İşte bu nedenle Zilan üzerine yeniden düşünmek, yalnızca geçmişi anlamak değil; lider kültünün nasıl üretildiğini de anlamaktır.

Ve bugün Öcalan’ın geldiği siyasi nokta itibarı ile baktığımızda şu nettir, Zilan’ın durduğu çizgi ile Öcalan’ın durduğu çizgi birbirine zıttır. Öcalan’ın büyük başarısı ise Zilan’ın yaptığı eylem değil, kendisi Zilan’la tümden zıt bir nokta olduğunu yıllarca gizleye bilmiş olmasıdır.