Erkek Tanrı’nın Köle Kadınları: Kemalizm’den PKK’ye

Kemalizm’den devraldıkları biçimsel özgürlük ve modernleşme söylemini kullanan belirli bir entelektüel ve siyasi kesim, kendisini feminist bir perspektifin temsilcisi olarak sunmaktadır. “Modern” normlara uymayan her toplumsal kesimi “feodal”, “gerici” ya da “ilkel” diye yaftalayan bu yaklaşım, derin yapısı incelendiğinde, her dönemde bir “Erkek Tanrı” figürüne mutlak bağımlılık içinde olduğunu ortaya koymaktadır.
Dün Mustafa Kemal’i neredeyse ilahlaştırarak “kadın özgürlüğü” ve “modernleşme” projesinin öncüsü olarak konumlandıran aynı zihniyet, bugün Abdullah Öcalan’ı yeni kurtarıcı ve özgürleştirici figür olarak inşa etmekte, kendi varlıklarını ve sözde özgürlüklerini ona borçlu olduklarını açıkça ifade edebilmektedir.
Türkiye ve Kürdistan’daki hâkim kadın hareketleri ile feminist aygıtların büyük bölümü, temelde devlet yapımı ürünlerdir. Kemalist rejimin “Türk kadını” projesinden PKK’nin “Önderlikçi kadın” modeline uzanan bu yapılar, evrensel feminist anlayışla değil, onunla kökten karşıtlık içinde var olmaktadır. Evrensel feminizmin bireysel özerklik, cinsiyet temelli sömürüye karşı tutarlı mücadele ve eleştirel akıl vurgusunun aksine, bu aygıtlar kadınları yeni bir erkek otoritesine (devlet, parti, önder) kul etme aracı olarak işlev görmektedir.
Gerçek feminist mücadele, iktidar odaklarına karşı bağımsız bir duruş gerektirirken, bu yapılar tam tersine o iktidar odaklarının ideolojik meşruiyet araçları haline gelmiştir. Bu durum, basit bir ideolojik sapmadan öte, tekçi, hiyerarşik ve otoriter bir erkek egemen zihniyetin tarihsel sürekliliğini yansıtmaktadır. Mutlak itaat, eleştirel düşüncenin bastırılması, iktidar uğruna insani değerlerin araçsallaştırılması ve kişilikten arındırılmış aidiyet, bu ideolojik yapının temel unsurlarıdır. Bu çelişki, kadın hakları söyleminin pratikteki iflasında en çıplak halini alır.
Yüzlerce Kürd kadının tecavüz, istismar ve katliam gibi ağır insan hakları ihlallerine maruz kaldığı durumlarda sistematik suskunluk sergileyen, kimi zaman faili meşrulaştırma eğilimi gösteren bu kesim, aslında kadın hakları savunuculuğu değil, Kürd kimliğine ve Kürdistan’a yönelik politik düşmanlığı meşrulaştırma aracı olarak kadın hakları söylemini kullanmaktadır. Burada söz konusu olan, evrensel bir feminist dayanışma etiği değil, araçsallaştırılmış ve seçici bir söylemsel stratejidir.
PKK yapısı içinde kadınların statü kazanması ve ödüllendirilmesi, “Önderlik” olarak kutsallaştırılan erkek figüre mutlak boyun eğme koşuluna bağlıdır. Bu süreç, kadın kimliğinin, bireysel özerkliğin, annelik rolünün ve her türlü kişisel varoluşun sistematik olarak feda edilmesini gerektirir. Bireysel kimlikten feragat ve kolektif iradenin tek bir erkeksi otoriteye teslimi, bu yapının kurumsal mantığının ayrılmaz parçasıdır. Metropollerde romantik ve soyut “kadın hakları” söylemleri üreten bu çevreler, fiilen kölesi oldukları ideolojik yapının hem kadınların hem de Kürd milletinin kolektif değerlerini sömürücü güçlere pazarlanmasına -bilerek veya bilmeyerek- katkı sunmaktadır. HDK/HDP gibi, bir devlet projesi olarak tasarlanan platformlarda yer almak, bu hizmet ilişkisinin kurumsal boyutunu oluşturur.
Tarihsel deneyim göstermektedir ki, Kemalizm’den Türk-İslam sentezine ve yeni konjonktürel eksenlere kolayca geçiş yapabilen bu pragmatist zihniyet, araçsallaştırdığı figürleri ve kadroları dönemsel olarak rahatça tasfiye edebilmektedir. Bugün “ilerici feminist” kimliğiyle konumlanan aktörler, yarın aynı mekanizma tarafından marjinalleştirilme riskiyle karşı karşıyadır.
Sonuç olarak, gerçek özgürlük herhangi bir “Erkek Tanrı”ya kul olmakla ya da kolektif iradeyi yabancı bir otoriteye teslim etmekle mümkün değildir. Özgürlük, kölelik ilişkilerini fark etmek, eleştirel aklı devreye sokmak ve bireysel ile kolektif özerkliği yeniden inşa etmekle başlar.
Süleyman Akkoyun



