2017 Bağımsızlık Referandumuna karşı çıkanlar Sömürgeci Entegrasyon projesinin parçası oldu

2017 Bağımsızlık Referandumuna karşı çıkanlar Sömürgeci Entegrasyon projesinin parçası oldu

25 Eylül 2017 tarihi, Kürt siyasi tarihi açısından en kritik kırılma noktalarından biriydi. Bu hamle, Kürtleri Lozan’da yok sayan statükocu sistemin tümden parçalanmasına yol açabilecek ve Ortadoğu’daki jeopolitik dengeleri Kürtler lehine değiştirebilecek stratejik bir adımdı.

Kürt halkı sandıkta %92,73 gibi ezici bir oranla bağımsızlığa “Evet” demesine rağmen bu irade nihai hedefine ulaşamadı. Fakat Kürtlerin elinde her zaman kullanılmaya hazır, tarihsel bir belge olarak yerini aldı. Referandumun istenen hedefe zamanında ulaşmaması ve sonrasında yaşananlar iddia edildiği gibi referandumun içeriğinin, zamanlamasının ya da Kürtler için öngördüğü modelin yanlış olması değildi. Mesele, bölgesel veya uluslararası güçlerin gösterdiği reflekslerden de ibaret değildi. Asıl kırılma, Kürtlerin kendi içinden yükselen referandum karşıtlığıydı.

Bugün, Kürdistan Bağımsızlık Referandumunun üzerinden 9 yıl geçmişken geriye dönüp bakıldığında gerçeklik tüm çıplaklığıyla ortadadır: Eğer Kürtler o gün bu tarihsel irade etrafında kenetlenebilseydi, bugün Kürdistan’ın dört bir yanında süreç çok daha farklı gelişecekti. Bu durumun en somut ve acı örneği ise Rojava’da yaşanmaktadır.

Referandumun Zamanlaması Doğruydu

Referandum konusunda anti-propaganda yapanların sığındığı ilk ve en önemli konu “zamanlama” meselesiydi. Halen daha “zamanlama yanlıştı” denilerek referandumun aslında doğru bir siyasi adım olmadığı iddia ediliyor. Oysa tam tersine; referandumun zamanlaması son derece doğruydu.

2017’nin konjonktürel koşullarında Kürtler için tarihsel bir fırsat penceresi mevcuttu:

  • Kürtler Sahada Söz Sahibiydi: 2012’deki Arap Baharı sonrası gelişen süreç, Kürtlerin kendi toprakları üzerindeki fiili egemenliğini güçlendirme fırsatı yaratmıştı. 2014 yılında IŞİD Musul’a saldırınca Irak ordusu sahadan çekilmiş; Kerkük dâhil Madde 140 kapsamındaki tüm tartışmalı bölgeler fiilen Peşmerge denetimine geçmişti. Aynı biçimde Rojava’da da Kürtler IŞİD karşısında güçlenmiş, ordulaşmış ve alan tutmuştu.

  • Egemen Güçler Arasındaki Derin Çatlaklar: 2017 yılında IŞİD dosyası henüz kapanmamıştı; hem Batılı devletler hem de ABD sahadaydı. İran, ABD, İsrail, Türkiye ve Sünni blok arasında son derece kırılgan ve gerilimli bir ilişki ağı vardı. Bölgesel güçler Kürt karşıtlığında buluşmaya çalışsalar bile, özellikle İran ve Türkiye arasındaki hegemonya savaşı nedeniyle ortak hareket kabiliyetleri oldukça sınırlıydı.

  • Irak Devleti Askeri ve Siyasi Olarak Çökmüştü: Dönemin Irak devleti, Kürdistan Bölgesi ile kıyaslandığında hem askeri hem de siyasi kapasite olarak oldukça gerideydi. Tüm bu parametreler, Kürtler açısından masada devasa bir diplomasi ve pazarlık gücü yaratıyordu.

Referandum Milliyetçi Bir Takıntı Değil, Kendi Kaderini Tayin Hakkıydı

Referanduma karşı çıkan odaklı yapı ve çevreler, bu hamleyi sürekli “dar bir milliyetçi eylem” olarak yaftalamaya çalıştılar. Oysa referandumun arkasında yatan temel dinamik salt bir milliyetçilik değil; uluslararası masada Kürtlerin elini güçlendirecek meşru bir egemenlik belgesiydi. Nitekim Başkan Barzani de “Referandumun ertesi günü devlet ilan edecek değiliz; oturur diyalogla yine konuşuruz ama halkımızın iradesi ve rengi netleşsin” diyerek sürecin diplomatik stratejisini açıkça ortaya koymuştu.

Meseleye şöyle bakalım: Kürdistan halkı referandumu sonuna kadar destekliyor ve sahipleniyordu. Sadece Güney’de değil; Rojhilat’tan Kuzey’e kadar bütün Kürt coğrafyası bu heyecanın arkasındaydı. Örneğin Rojava’daki yönetim de çıkıp açıkça “Biz referandumu destekliyoruz, biz de kendi bölgemizde sandığı kuruyoruz” deseydi ve eş zamanlı olarak o sandıktan %99 oy çıksaydı; Rojava bugün HTŞ artığı yapılarla kurdurulan yeni Suriye Arap Cumhuriyeti’ne entegre olmaya mahkûm kalmazdı. Mazlum Abdi, o gün bağımsızlık iradesini destekleme cesareti gösterseydi, bugün Ahmet Şara’nın danışmanlığına razı olmak durumunda kalmazdı.

Rojava’nın bugün “entegrasyon” adı altında Şam rejimine teslim olma noktasına sürüklenmesi; Kürtlerin 2017’deki bağımsızlık iradesinde birleşememiş olmasının doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucudur. 2017 bir macera değil; Başkan Barzani’nin tek başına göğüslemek zorunda kaldığı stratejik bir ulusal projeydi.

PKK’nin Referandum Karşısındaki Oyun Kuruculuğu

Referandum sonrası YNK yönetiminin toplu kararıyla Kerkük’ü Irak ordusu ve Haşdi Şabi’ye teslim etmesi, referandum ruhuna ve Kürtlerin geleceğine sırtından saplanan ağır bir hançerdi. Bu süreçte YNK’nin ihyanı çokça öne çıkarıldı. Fakat gerçekte, referandum karşıtlığını aşarak Kürdistan Bağımsızlık Referandumu’na doğrudan düşmanlık düzeyinde rol biçen ana güç PKK oldu. PKK, referandum düşmanlığının sahada ve medyada asıl oyun kurucusuydu.

PKK, kararın alındığı ilk haftalarda halktan gelen muazzam ulusal tepki nedeniyle sürece açıktan cephe alamadı. Önce “Zamanlama yanlış, şimdi sırası değil” söylemiyle suları bulandırdılar; ancak son iki ayda tutumlarını aşama aşama sertleştirdiler. Başta Duran Kalkan ve Cemil Bayık olmak üzere örgütün üst yönetimi referandumu hedef almaya başladı.

Duran Kalkan, Kürtlerin Lozan’ı yırtıp atabileceği tarihsel bir imkânı “Bize karşı propaganda olsun diye yapıyorlar” diyecek kadar basitleştirmeye çalıştı. Cemil Bayık ise referanduma 10 gün kala, KNK’nin 17. Olağan Kongresi’ne gönderdiği mesajda: “Milliyetçilik ya da mezhepçilik temelinde hareket eden Başur veya Irak hükümetlerinden herhangi birinin yanında yer alamayız” diyerek Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını, Irak’taki mezhepçi-sömürgeci rejimin politikalarıyla eşitleme skandalına imza attı.

PKK, referanduma karşı ideolojik bir savaş yürüttü. Fikirsel olarak referandumu değersizleştirmek, onu “dar/ilkel milliyetçi bir iktidar hesabı” olarak göstermek ve Kürt halkının bu irade etrafında kenetlenmesini önlemek için tüm medya aygıtlarını seferber etti.

Bununla da yetinmediler: PKK’nin Güney Kürdistan’daki uzantısı Tevgera Azadi ve Kürdistan Özgür Kadın Örgütü (RJAK) resmî açıklamalar yaparak halktan sandıkta “RET” oyu kullanmasını istedi. Aynı stratejiyle Şengal’deki yapılara da benzer deklarasyonlar yayınlatıldı.

Tarihe Düşülecek Bir Not:

Referanduma karşı boykot ve “ret” çağrısı yapan RJAK ve Tevgera Azadi, 2024 yılına gelindiğinde bizzat Irak devleti tarafından yasaklandı ve tüm mal varlıklarına el konuldu. Referanduma karşı açıklama yaptırılan Şengal’deki yapılar ise bugün Bağdat’a ve Şam’a entegre olabilmek için kapı kapı icazet bekliyor.

Yani, 2017’de Kürtlerin bağımsızlık iradesine ve kendi vatanındaki egemenliğine destek vermeyen kim varsa; günün sonunda sömürgeci devletlerin insafına ve vesayetine mahkûm oldu…

PKK’nin Meseleleri İdeolojik Değil, Taşeronluk Misyonuyla İlgiliydi

PKK’nin Kürtlerin kaderini değiştirebilecek stratejik bir referanduma karşı çıkışı ideolojik duruş, farklı bir çözüm programı ya da KDP ile rekabet gibi kavramlarla açıklanamaz. Esas neden, PKK’nin Ortadoğu’daki anti-Kürt cephesi ile ilişki içinde kendisine alan açan bir güce dönüşmesidir.

Arap Baharı sonrası (2012’den itibaren) PKK’nin, Kürtlerin en güçlü olma fırsatı yakaladığı kritik noktalara İran ve Türkiye’nin gözetiminde yerleşmesine izin verildi. 2014 yılında İran’ın PKK’yi Kerkük-Germiyan hattına yerleştirdiği gerçeğini daha önce kanıtlarıyla kaleme almıştık. Aynı biçimde PKK, Rojava’ya İran’ın sponsorluğunda ve Esad rejimiyle anlaşarak girdi. Şengal’e de yine İran’ın yönettiği Irak-PKK ilişkileri üzerinden yerleşti.

Türk devleti bu girift ilişkileri görüyordu; fakat Kürtlerin öz gücüyle hareket eden ve kendini yönetme hakkını savunan aktörler yerine, PKK gibi taşeronlaşmış bir yapının sahayı tutmasını tercih etti. Zaten Öcalan ellerindeydi; baş aktör kontrol altında olunca PKK’yi istedikleri zaman yönlendirebileceklerini biliyorlardı.

Nitekim Arap Baharı’nın yarattığı fırsat penceresinden anti-Kürdistan cephesinin bir bombası gibi içeri fırlatılan PKK, tuttuğu tüm alanları Kürtlere değil, sömürgeci devletlere teslim etti. Tıpkı bir müteahhidin projeyi sahibine teslim etmesi gibi, PKK de zaman içinde bu coğrafyaları peyderpey eski sahiplerine devretti.

Referandum döneminde Cemil Bayık “Ulusal kongre yapılmadan referandum kararı alınamaz” diyordu. Şimdi ise aynı PKK, “entegrasyon” adı verilen proje altında Kürtlerin kendini yönetme hakkını, gençlerini, şehirlerini ve yeraltı zenginliklerini tek tek sömürgeci rejimlere teslim ediyor.

Kerkük’e gerillanın gidişini dev bir propaganda şovuna dönüştüren PKK, Kasım Süleymani’nin yönettiği Şii milislerin Kerkük’e girdiği 16 Ekim gecesi otobüslere binip sessizce Süleymaniye ve Mahmur Kampı’na çekildi. Kerkük’e PKK’yi İran getirdi, yine İran çıkardı.

Rojava’da dengeler değişti; alanlar önce Şii cephesinden alındı, ardından Türkiye’nin koordinatörlüğünde Sünni yapılara devredilme noktasına getirildi. Şimdi ise Şengal’i Irak merkezi hükümetine teslim etmeye hazırlanıyorlar.

Sonuç olarak; Kürdistan Bağımsızlık Referandumu bir ruhtu, bir stratejiydi, sarsılmaz bir kararlıktı. Ve o ruh halen yaşıyor. Referanduma karşı çıkanlar ise bugün dört parçada sömürgecilerin meşrulaştırdığı “entegrasyon” projelerinin altında debelenmeye devam ediyor.