Abdullah Öcalan’ın “Eski” Ve “Yeni” Konumlandırması

Abdullah Öcalan’ın “Eski” Ve “Yeni” Konumlandırması


Türk devletinin (ve özellikle MHP’nin) yıllarca kullandığı dil ile 2025-2026 “Terörsüz Türkiye” sürecinde Devlet Bahçeli’nin kullandığı dil arasındaki fark, Öcalan’ın fiili ve siyasi konumunu anlamak için kritik. Aşağıda net, olgusal bir karşılaştırma:
1. Eski resmi konum (1999–2024/2025 başı)
Hukuki ve siyasi niteleme: “Terörist başı”, “PKK elebaşı”, “çocuk katili”, “vatan haini”, “bölücü başı” vb. Bu dil TBMM’de, hükümet açıklamalarında, yargı kararlarında ve medyada standarttı. Birçok Kurd de bu iddialarla yargılandı ve “Öcalan-PKK örgüt üyeliği-propagandası” nedeniyle yargılandı ve hala yargılanan ve hapis yatan binlerce Kurd var. “Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” (1999) ve İmralı’daki “ağır tecrit” (özellikle 2011 sonrası uzun süre avukat, aile ve heyet görüşmelerinin kısıtlanması) bu çerçevede meşrulaştırıldı. Ama bu yan dikkatle incelendiğinde, bu “ağır tecrit” iddiası, devlet-Öcalan-örgüt üçlüsünün ortak hem propaganda ve hem de tehdit metodu olarak kullanıldığıdır.

Fiili durum algısı: 28 yıldır İmralı Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde. Tecrit dönemlerinde iletişim neredeyse sıfırdı iddiası. Devlet, onu “örgütün beyni” olarak görse de kamuoyuna “bitmiş, etkisiz, cezalandırılmış bir mahkûm” olarak sunulmaya çalışıldı bu süreçte. Aslında A. Öcalan, İmralı’ya götürüldüğü günden bu yana, İmralı’dan örgütünü yöneten, yönlendiren ne zaman geri çekilecek ne zaman savaşacak, kim-kimler tecrit edilecek, infaz edilecek kararları veren bir adamdı. Elbette bu, onu İmralı’da tutanların geliştirdiği bir stratejinin gereğiydi. Öcalan’ı, kitleler nezdin mağdur yapan, üzerindeki imajları hafifleterek, bir dahaki süreçte daha güçlü kullanma hedeflenmekteydi.

  1. Bahçeli’nin yeni konumlandırması (2025–2026)
    “Siyasallaşma Koordinatörlüğü / Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü”: Bahçeli, bunu “İmralı’dakinin hakkı” olarak tanımlıyor. Mahkûmiyet hali saklı kalmak kaydıyla, PKK’nın (feshedilmiş örgütün) tasfiyesini, silah bırakmayı ve “siyasallaşmayı” koordine edecek fiili/sosyal bir statü. Amacı: Öcalan’ın hâlâ var olan etkisini kontrollü biçimde kullanmak, sürecin sekteye uğramasını engellemek.
    İmralı Sekreteryası: Resmi bir unvan değil, pratik bir yapı. Öcalan’ın yanına gönderilen mahkûmlar (eski ve yeni dönem) not tutma, destek, iletişim kolaylaştırma işlevi görüyor. Burada, “İmralı Sekreteryası” olarak değerlendirdiğimizde; İmralı=Öcalan ve Öcalan’ının kendi örgütünü yönetmesi için devlet denetiminde (ya da devlet elemanlarının içinde olduğu) bir organ! Peki, “ağır tecrit” altında, hukuk nezdinde ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış biri, nasıl bu statülere taşınıyor? Bunun bir izahı olması gerekmiyor mu?

Bunun yanı sıra, İmralı’ya seçmeli taşınan bazı tutuklularından; bu “sekreterya üyesi” olarak tahliye edildikleri ve dışarda, toplantılar, yürüyüşler, tv. Programları düzenleyerek, sürekli Öcalan’ın propagandası yapıyorlar ve Öcalan’ının ne kadar başarılı, ne kadar önemli, ne kadar güçlü olduğu izlenimi yaratarak, manipüle edici bir metodu alana sürmüşler. Bu mahkumların 30 yıl gibi ömür boyu hapis yattıkları ve bütün kamu haklarından mahrum bir kararın sahibi iken, iki ay içinde ellerinde pasaportlarla Avrupa’ya Öcalan propagandası turuna çıktıklarını görüyoruz. Bu nasıl oluyor?

Bu, “tecridin” hiç bir zaman olmadığı, bazı zamanlarda devletin Öcalan’ı zaman zaman geri çektiği gerçeğini tartışmaya sunuyor. Bunu da çoğu süreçlerde, kendi örgütüne yönelik Öcalan’ın, “benim dediğimi yapmazsanız, beni unutun” açıklamaları ile defalarca ispatlanmıştır. Bu süreçte Öcalan’ın “çalışma” imkânının artırıldığı imajı, yeni süreç ve örgütü “silahsızlandırma” ve “siyasallaştırma” programına bağlı olarak programlanmış yeni durumdur. Oysa, devletin geliştirdiği bütün kritik dönemlerde, Öcalan kendi örgütünü yönetmiş ve yönlendirmiştir.

Genel çerçeve: “Umut hakkı”, heyet görüşmeleri, çerçeve yasa, alt komisyonlar (Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon vb.). Bilinçli bir şekilde, bu süreçte devlet, Öcalan’ı hâlâ mahkûm olarak tutuyor ama, onu sürecin kilit muhatabı haline getirerek, elini daha da güçlendirmeye çalışılıyor. Çünkü daha önce Türkiye ve Kurdistan kamuoyuna “Terörist başı”, “PKK elebaşı”, “çocuk katili”, “vatan haini” diye lanse ettiği bir adamı, birden bire “aklama” cesareti gösteremiyor, onun için durumu yumuşata, yumuşata, hazmettire hazmettire yapmaya çalışılıyor.
3. Öcalan’ın kendi konumlandırması ve “Kürt halk önderi” iddiası
Öcalan (27 Şubat 2025 çağrısı ve sonraki mesajlarında) kendini şöyle konumlandırıyor:
Silahlı mücadeleyi “tarihsel görevini tamamladı” diye nitelendiriyor, PKK’nın feshine Öcalan kendisi karar veriyor. Dağda, elinde silah savaştığını iddia eden savaşçıların iradesi, Öcalan’ın elinde olduğu, silahları teslim etmeden, teslim olmadan, örgütün feshine kadar Öcalan karar veriyor. Peki bu ne anlama geliyor?

Öcalan, “Ayrı devlet, federasyon, idari özerklik yok” diyor. “Türkiyelileşme”, “demokratik entegrasyon”, “demokratik cumhuriyet” vurgusu yapıyor. Kurdlerin Türklerle “gönüllü birlik” içinde, kültürel asimilasyon olmadan ama ayrı bir siyasi-idari yapı talep etmeden yaşamasını savunuyor.
Kendini sürecin “müzakerecisi / yürütücüsü” olarak sunuyor ve örgüt de onu “müzakereci” olarak görüyor. DEM Parti ve Kurd siyasetinin önemli bir kısmı da onu “Kürt halk önderi” (Rêber Apo) diye anmaya devam ediyor. Çok ilginç değil mi?

Bu, klasik ulusal kurtuluş veya özerklikçi Kurd hareketi çizgisinden belirgin bir sapma olarak görülmesine rağmen, Kurd aydını bunu bilince çıkaramıyor. Öcalan, “Örgütü dönüştürme süreci, siyasallaşma”, dedikleri gerçek, Kurdlerin devlete entegre olup, Türkleşmesi sürecine girmesi, silahı bırakıp, Türk devletinin anayasal çatısı içinde “demokratik siyaset” yapmaya çağırmasıdır. Bunun Kurd milli davası ile bir alakası yoktur. Bu nedenle, Kurd milli damarı, bu süreci “teslimiyet” veya “entegrasyonculuk”, “Türkiyelileşme”! ve “Türkleşme” projesi olarak adını koyması zorunludur. Apocu kesim ise, “gerçekçi barış” olarak Kurdlere sunuyor. Elbette, Kurdler için gerçek “barış”, ancak Kurdlerin kendi milli toprakları üzerinde egemenliklerini elde etmeleri ile mümkündür. Bu aksi “barış”, Kurdler için teslimiyettir.

  1. Karşılaştırmalı sonuç: Ortaya çıkan konum
    Boyut Eski konum (1999–2024) Yeni konum (2025–2026) Ortaya çıkan çelişki/gerilim Devlet dili Terörist başı, çocuk katili, vatan haini Siyasallaşma koordinatörü (hakkı), süreç aktörü Aynı kişi hem “katil” hem “hak sahibi koordinatör”
    Hukuki statü Ağırlaştırılmış müebbet + ağır tecrit Mahkûmiyet devam ediyor, ama fiili kolaylıklar Cezalandırma ile “kullanma” arasında denge. Peki bütün bunlar insanların kafasında soru işaretleri bırakmıyor mu? Öcalan’ının aslında fiiili etkisi bitmiş, şimdi, “Bitmiş, etkisiz” söylemi Sürecin kilit muhatabı, heyetler, sekreterya 28 yıllık “tecrit” sonrası hâlâ en etkili aktör faaliyetleri olarak Kurdlere dayatılıyor.

Kurdler için rol Bölücü, silahlı lider “Halk önderi” ama “entegrasyoncu” Ayrı hak talebi yerine “Türkiyelileşme”
Siyasi işlev İmha / etkisizleştirme Kontrollü tasfiye aracı + meşruiyet kaynağı düşman, işlevsel ortak! İlginç bir tablo çıkıyor karşımıza. Devletin kitle mühendisliği bu işe ciddi şekilde emek verdiği gayet net.
Özet konum: Öcalan, devlet açısından hâlâ “mahkûm terörist başı” ama aynı zamanda “tasfiye sürecinin vazgeçilmez koordinatörü”. Bu, klasik “düşman” kategorisinden “işlevsel mahkûm-müzakereci” kategorisine geçiştir. Bu geçiş bir terfilendirme metodudur. Apocular açısından ise “halk önderi” unvanı sürüyor, fakat savunduğu program (ayrı devlet/federasyon/kültürel haklar yerine entegrasyon) meşru Kurd milli talepleri reddetme, onun devlet için nasıl işlevsel bir eleman olduğunu net bir şekilde sunuyor ve kendi tabanını da Kurd ve Kurdistan davasından uzaklaştırdığı, net bir çaba olarak görülüyor.
Bu dualite (hem “çocuk katili” hem “hak sahibi koordinatör”; hem “halk önderi” hem “entegrasyoncu”) sürecin en büyük gerilim kaynağı. Beyinsel işleve sahip her Kurd, bu oyunu bilince çıkarmakla mükelleftir.

Devlet, Öcalan’ın etkisini kullanarak silahlı yapıyı tasfiye etmek istiyor; Öcalan ise bu etkiyi kendi “demokratik cumhuriyet / Türkiyelileşme” vizyonunu meşrulaştırmak için kullanıyor. “28 yıllık tecrit” iddiası, bu etkinin hâlâ var olduğunu gösterdiği için, paradoksal bir şekilde hem ceza hem de “değer” haline gelmiş durumda.

10.10.2026