Öcalan İmralı’da Kalmaya Mahkûmdur

Abdullah Öcalan, ne kendi iradesiyle İmralı’dan ayrılmak istiyor ne de devlet onu oradan çıkarmayı uygun buluyor. Bu gerçek yıllardır defalarca ortaya konduğu halde, hâlâ “özgürlük” ve “ev hapsi” tartışmalarıyla örtülmeye çalışılıyor. 2011-2014 döneminde olduğu gibi bugün de “özgürlük”, “ev hapsi” ve “öz savunma” formülleri gündeme geldiğinde asıl mesele değişmiyor: Öcalan, devlet güvencesi olmadan dışarı çıkmak istemiyor. Çünkü dışarıda kendini güvende hissetmiyor. Siyasi hayatının büyük bölümü çeşitli istihbarat örgütlerinin kanatları altında geçen Öcalan, Kürdistan’da, Kürd halkının içinde yaşayacak cesarete sahip değil.
Bu tespit, 15-16 Ekim 2026’da Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un açıklamalarıyla bir kez daha doğrulanmıştır. Uçum, Devlet Bahçeli’nin önerisi üzerine Silahsızlanma ve Siyasallaşma Alt Komisyonu’nun Öcalan’ı koordinatör olarak görevlendirebileceğini; ancak bu görevlendirmenin ne Öcalan’ın hükümlü statüsünü değiştireceğini ne de infaz sürecini askıya alacağını açıkça ifade etmiştir. İmralı’da cezaevi binasına bağlı olarak oluşturulan mekânın, Öcalan’ın “devlet ve toplumla bütünleşme” çerçevesindeki rolünü yerine getirmesi için sağlanan bir “çalışma koşulu” olduğunu; bunun bir imtiyaz ya da serbest bırakılma anlamına gelmediğini vurgulamıştır. İleride açık görüşme çeşitliliği gündeme gelse bile, bunun da aynı mantıkla “görevin gereği” olarak değerlendirileceğini belirtmiştir.
Uçum’un sözleri, yıllardır vurguladığımız gerçeğin resmi dille ifadesinden başka bir şey değildir: Ne Öcalan serbest kalmak istiyor ne de devlet Kürdlerin Öcalan denetiminden çıkmasını istiyor. Yaşanan kördüğümün temel nedeni, devletin gerçek bir çözüm istememesidir. “Ev hapsi” formülü, İmralı’daki serbestinin daha konforlu bir devamı olabilir ama görünmeyen “tanrı” imajı korunur, “vahiler” sözcüler aracılığıyla sürdürülür, kitle üzerindeki etki devam eder. Koşulsuz serbest bırakılan bir Öcalan ise hem gerçek niteliğiyle tanınacağı için kitle üzerindeki etkisini kaybedecek hem de Kürdistan’da yarattığı tahribatlar nedeniyle Kürdler tarafından hesap vermekten kurtulamayacaktır.
Öcalan, “öz savunma” konusunda avukat görüşmelerinde dile getirdiği düşüncelerini şöyle ifade etmişti: Devlet her yerde olacak, resmi dil Türkçe olacak, devletin askeri-polisi Kürdistan’da varlığını sürdürecek; “öz savunma” devletin güvenlik güçlerine alternatif olmayacak ve bir nevi zabıta işlevi görecek. Murat Karayılan örneği üzerinden “dağdan inecek olanların düşmanları vardır, kendilerini nasıl koruyacaklar?” diyerek kendi güvenlik endişelerini de dillendirmişti. Devletin onayıyla ve yasalarla görev alanı belirlenmiş özel bir koruma birliği, kime karşı Öcalan’ı koruyacaktır? Bugünkü koruculuk sisteminden pek de farklı olmayacak bu yapı, Öcalan’ı yalnızca Kürdlere karşı koruyacaktı(r)). Aslında İmralı, yalnızca Öcalan için değil, Kandil’deki baron ve baroniçeler için de en güvenli yerdir. Orada hem fiziksel güvenlikleri hem de siyasi dokunulmazlıkları devlet güvencesi altında olacaktır; dışarı çıktıklarında ise hem Kürd halkının öfkesine hem de kendi iç hesaplaşmalarına açık hale geleceklerdir.
Devletin hem Kemalist hem de Türk-İslam kanadı, Kürdlerin sisteme entegrasyonu, ulusal taleplerin yok sayılması ve sorunun bazı bireysel haklarla geçiştirilmesi konusunda hemfikirdir. Öcalan aracılığıyla Kürdlerin denetlenmesi konusunda da aynı görüştedirler. Unutulmaması gereken nokta, her ikisinin de sistemin ve devletin yılmaz bekçileri olduğudur. Şiddet ortamının ortadan kalkması için devletin tek muhatabının Öcalan olduğunu tekrar tekrar belirtmek zorundayız. Karşı çıktığımız şey, Kürd/Kürdistan Sorunu’nun Öcalan’a endekslenerek mahkûm edilmesi veya hiçbir ulusal hak içermeyen bazı adımlarla (Öcalan aracılığıyla) sorunu “çözmüş” gibi görünme senaryolarıdır.
Bu kördüğümün çözülmesi için en sağlıklı yol, Öcalan’ın koşulsuz serbest bırakılmasıdır. Çünkü Kürd/Kürdistan Sorunu hem devlet hem de PKK ve ideolojik türevleri tarafından yalnızca Öcalan’a endekslendiği için, Öcalan sorunu çözülmeden Kürdlerin ulusal talepli mücadelesinin sağlıklı bir zemine oturması mümkün görünmüyor. Bu nedenle, Öcalan’ın misyonunu ve devlet bağlantısını bilen Kürdistanlılar, herkesten çok Öcalan sorununun çözülmesini istemelidir. PKKgilleri de “Öcalan’ın koşulsuz serbest bırakılması için” tavır almaya zorlamalıdırlar.
Ev hapsi talebi (veya Uçum’un tarif ettiği “hükümlü statüsü korunarak mekân ve görev unvanı verilmesi”), Öcalan’ın Kürdler üzerindeki etkisini sürdürme ve PKK iktidarını devlet desteğiyle Kürdistan’da devam ettirme anlayışının bir ürünüdür. Koşulsuz serbest bırakılma ise hem Öcalan’ın gerçek yüzünün ortaya çıkmasını sağlayacak hem de Kürdlerin ulusal demokratik mücadelesinin önündeki bu engeli kaldıracaktır. Tüm duyarlı Kürdistanlılar, “ev hapsi/kontrollü mekân” ile koşulsuz serbest bırakılma arasındaki ince ve tehlikeli çizgiyi görmeli; yeni ve karanlık bir dönemin bir kez daha hayata geçirilmesine göz yummamalıdır.
Öcalan’ın İmralı’dan çıkmak istememesi ve devletin de onu oradan çıkarmaya niyetli olmaması, bugünkü durumun temel gerçeğidir. Ancak bu gerçek, İmralı’nın yalnızca Öcalan’ın değil, Kandil’deki baron ve baroniçelerin de en güvenli sığınağı olmaya devam etmesinin sonucudur. Bu sığınak varlığını sürdürdükçe, Kürd/Kürdistan Sorunu’nun Öcalan’a endekslenmesi ve ulusal taleplerin geri plana itilmesi de sürecektir. Bu yüzden asıl mesele, bu sığınağın konforunu bozacak koşulsuz serbest bırakılma talebini kararlılıkla gündemde tutmaktır. Aksi takdirde, İmralı’daki düzenin daha konforlu bir versiyonuyla yetinmek, sorunun sağlıklı bir zemine oturmasını daha da geciktirecektir.
Süleyman Akkoyun




