Kürt Diplomasisinin Yeni Aşaması

Kürt Diplomasisinin Yeni Aşaması

Ortadoğu’da son on beş yıl, yalnızca sınırların değil statülerin, yalnızca rejimlerin değil siyasal kimliklerin de yeniden tanımlandığı bir dönem olarak şekillendi. Irak’ın işgali, Suriye iç savaşı, vekâlet savaşlarının derinleşmesi ve bölgesel güç rekabeti, devlet dışı aktörlerin uluslararası sistem içindeki konumunu dönüştürdü. Bu dönüşüm sürecinde Kürtler, tarihsel olarak maruz bırakıldıkları inkâr ve tecrit siyasetini kısmen kırarak dünya siyaset sahnesine doğrudan temas kurabilen bir özne haline geldi. Bu gelişme ne romantik bir zafer anlatısıyla açıklanabilir ne de geçici bir diplomatik fotoğraf olarak küçümsenebilir. Bu, uluslararası sistemin içine kontrollü giriş ve statü arayışının yeni bir evresidir.

Son haftalarda Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in ABD Dışişleri Bakanı ile gerçekleştirdikleri temaslar ve devamında Münih Güvenlik Konferansı’na katılımları, Kürt meselesinin bölgesel denklem içindeki konumuna dair yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Bu gelişmeler, yüzeysel bir diplomatik başarı anlatısından ziyade, uluslararası sistemin güç, denge ve kriz yönetimi mantığı çerçevesinde okunmalıdır. Ortada bir “destek turu”ndan çok bir “hasar kontrol mekanizması” bulunmaktadır. Küresel aktörler, sahadaki kırılgan dengelerin kontrolden çıkmasını önlemek amacıyla Kürt aktörleri sistem içine yerleştirmeye çalışmaktadır.

ABD’nin yaklaşımı ideolojik değil, sistemiktir. Washington açısından temel öncelikler üç başlıkta toplanmaktadır: Suriye sahasında yeniden geniş ölçekli bir savaşın patlak vermemesi, Türkiye ile doğrudan çatışma riskinin tırmanmaması ve İran’ın oluşabilecek boşluklardan stratejik kazanç sağlamamasıdır. Bu çerçevede DSG’nin tamamen tasfiye edilmesi istenmemekte; ancak bağımsız, yarı devletçi bir askeri yapı olarak kalması da teşvik edilmemektedir. ABD söyleminde son dönemde belirginleşen “entegrasyonu destekliyoruz” vurgusu, “koşulsuz destek” söyleminden bilinçli bir farklılaşmayı yansıtmaktadır. Bu ifade, koruma ile kurumsal statü arasında açık bir ayrım yapıldığını göstermektedir. Kürt askeri varlığı güvenlik gerekçesiyle muhafaza edilmekte; ancak siyasal statü talebi sistem tarafından ertelenmektedir.

Münih’teki temasların niteliği bu bağlamda daha net anlaşılmaktadır. Münih Güvenlik Konferansı, küresel güvenlik mimarisinin en önemli platformlarından biridir. Bu platformda yer almak devlet olarak tanınmak anlamına gelmez; fakat tamamen dışlanmamak anlamına gelir. Kürt aktörlerin bu zeminde görünür olması, uluslararası sistemin onları yok sayamayacağını kabul ettiğini; ancak henüz statüsel yükseltmeye hazır olmadığını göstermektedir. Bu durum “tanınma” ile “ara statü” arasındaki gri alanı temsil eder. Kürtler sistem dışı değil, fakat sistem içi eşit aktör de değildir.

Batı’nın verdiği temel mesaj nettir: “Suriye’nin parçası olarak kalın; fakat askeri tasfiye ile ezilmeyin.” Bu yaklaşım, bağımsızlık ya da federal statü yönünde açık bir destek anlamına gelmemektedir. Aksine, Kürtlerin bölgesel istikrarın zorunlu bileşeni olarak sistem içine entegre edilmesi hedeflenmektedir. Burada statü pazarlığından çok rol pazarlığı söz konusudur. Kürtler devlet kurma sürecine davet edilmemekte; fakat kriz yönetiminde işlevsel bir aktör olarak konumlandırılmaktadır.

Avrupa hattı özellikle Almanya ve Fransa bu süreçte farklı fakat tamamlayıcı bir işlev üstlenmektedir. ABD güvenlik merkezli bir düzen kurmaya çalışırken, Avrupa daha çok insani krizlerin derinleşmesini ve yeni göç dalgalarının oluşmasını engellemeye odaklanmaktadır. Avrupa’nın amacı Kürtlerin statü kazanmasından ziyade, olası bir askeri tasfiyenin yaratacağı insani ve jeopolitik sonuçları sınırlamaktır. Bu nedenle Avrupa desteği statü üretmez; fakat tasfiyeyi yavaşlatır. Bu durum Kürtler için zaman kazandıran, fakat nihai çözümü garanti etmeyen bir ara konum yaratmaktadır.

Bu çerçevede Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yürüttüğü diplomasi ve Nechirvan Barzani’nin rolü ayrıca değerlendirilmelidir. Neçirvan Barzani’nin çok yönlü ve dengeli diplomasi yaklaşımı, Kürt siyasetinin yalnızca askeri başarı üzerinden değil; diplomatik meşruiyet üzerinden de var olabileceğini göstermiştir. Washington, Berlin ve Paris ile kurulan temaslar; aynı zamanda bölge devletleriyle iletişim kanallarının açık tutulması, Kürtlerin “istikrarsızlık kaynağı” değil “denge unsuru” olarak algılanmasına katkı sağlamıştır. Bu algı değişimi, uluslararası sistemde kalıcılık açısından hayati önemdedir.

Mazlum Kürt milleti açısından tablo iki yönlüdür. Bir yandan önemli kazanımlar vardır: Batı halen muhatap almaktadır; askeri çözüm senaryosu büyük ölçüde engellenmektedir; Kürt aktörler uluslararası güvenlik dosyasının parçası haline gelmiştir. Bu durum, geçmişteki “yalnızlaştırılmış güvenlik tehdidi” algısından farklı bir aşamaya işaret etmektedir. Kürtler artık yalnızca bir “terör dosyası” değil, bölgesel güvenliğin yönetiminde hesaba katılması gereken bir aktör olarak görülmektedir. Ayrıca uluslararası görünürlük, bölge devletlerinin tek taraflı tasarruf alanını daraltmaktadır.

Diğer yandan risk alanı büyüktür. Batı açık biçimde bağımsız statü talep etmemekte; entegrasyonu teşvik etmektedir. “Entegrasyon” kavramı pratikte DSG’nin merkezi Suriye yapısıyla uyumlu hale getirilmesi anlamına gelmektedir. Bu süreç doğru yönetilmezse askeri korunma sağlanırken siyasi kurumsallaşma zayıflayabilir. Zaman faktörü burada kritik önemdedir; çünkü uluslararası krizler kalıcı değildir ve büyük güçlerin öncelikleri değişkendir. Bugün güvenlik gerekçesiyle sürdürülen destek, yarın farklı jeopolitik hesaplarla geri çekilebilir.

Mevcut durum en doğru biçimde “kontrollü korunma ve ertelenmiş karar” olarak tanımlanabilir. Kürtler kaybetmemiştir; ancak henüz kesin bir statü kazanmış da değildir. Güç dengesi içinde dengeleyici bir aktör konumuna yerleştirilmişlerdir. Bu konum doğru stratejiyle güvenlik ve kurumsallaşma üretir; yanlış stratejiyle bağımlılık ve erime riskini artırır.

Dış destek tarihsel olarak hiçbir ulus için kader olmamıştır; bir kaldıraç işlevi görmüştür. Kaldıracı kendi iradesiyle kullanan yükselir; kaldıraca yaslanan devrilir. Bu nedenle mesele Batı’nın ne verdiğinden çok, Mazlum Kürt milletinin bu süreci nasıl yöneteceğidir. Birlik, kurumsallaşma, diplomatik derinlik ve uzun vadeli siyasi akıl üretilmeden hiçbir dış temas kalıcı kazanıma dönüşmez.

Washington, Berlin, Paris hattındaki temaslar ne bir kurtuluş ne de bir tuzaktır. Bunlar jeopolitik araçlardır. Araçların yönünü belirleyen ulusal stratejidir. Eğer bu süreç rasyonel, soğukkanlı ve kurumsal bir perspektifle yönetilirse güvenlik üretir; aksi takdirde entegrasyon adı altında erime riskini beraberinde getirir. Kürt meselesinin bugünkü aşaması tam da bu ince çizgide durmaktadır: görünürlük ile statü, korunma ile kurumsallaşma, denge ile bağımlılık arasındaki hassas eşikte.

Hüsamettin TURAN