“Halkların Kardeşliği” Söylemi ve Ulusal Sorun

Bireysel düzeyde “kardeşlik” kavramı, öncelikle biyolojik bir bağı ifade eder: Ortak ebeveyn(ler) üzerinden tanımlanan kan bağı. Ancak insan topluluklarının kültürel varlık niteliği, bu kavramı biyolojik sınırların ötesine taşır. Dayanışma, karşılıklı fedakârlık, işbirliği ve ahlaki yükümlülük gibi unsurlarla zenginleştirilen kardeşlik, sosyal normlar ve deyimler aracılığıyla pekiştirilir (“kardeş kardeşe yapar mı?”, “kardeşliğe sığar mı?” gibi ifadeler). Biyolojik bağın bulunmadığı durumlarda dahi “kardeş gibi” ifadesinin kullanımı, samimiyet ve dayanışma değerlerine işaret eder.
Bu bireysel analoji, kolektif (halklar arası) düzeye taşındığında da benzer bir genişleme gözlenir. “Halkların kardeşliği” söylemi, biyolojik değil, kültürel ve politik bir zemine oturur. “Halkların kardeşliği” ifadesi, genellikle şu temel varsayıma dayanır: Toplumsal çatışmaların kökeni egemen sınıflar/uluslar arası çıkar çatışmalarındadır; halklar arası düşmanlıklar yapaydır ve ideolojik manipülasyon araçlarıyla üretilmektedir. Bu çerçeve, birçok bağlamda geçerli bir eleştiri olarak kabul edilebilir.
Ancak Türkiye özelinde bu söylem, asimetrik ulusal konumları göz ardı eden bir kullanım biçimi kazanmıştır. Toplumlar, tarihsel gelişim süreçlerinde eşit konumda değildir; insanlığın ortak birikiminden, haklardan ve kaynaklardan eşit yararlanmamaktadırlar. Bu farklılaşma, ulusal sorunların öncelik ve niteliğini belirler. Egemen ulus konumundaki Türk toplumunun ulusal kimlik ve kültürel haklar konusunda kurumsal bir engelle karşılaşmadığı gözlemlenir. Buna karşılık, Kürd toplumu için ulusal kimlik, dil, kültür ve siyasi statü, yüzyılı aşkın süredir sistematik inkâr, asimilasyon ve baskı politikalarının nesnesi olmuştur. Bu tarihsel gerçeklik, iki toplumun ulusal sorun karşısındaki konumlarını temelden farklı kılmaktadır.
Eşitsiz güç ilişkileri zemininde “halkların kardeşliği” söylemini, ortak mücadele ve ortak kader vurgusuyla birlikte hareket çağrısı olarak sunmak, gerçekçi olmaktan uzaklaşır. Zira bu söylem, ezilen ulusun temel taleplerini (kendi kaderini tayin hakkı, kültürel özerklik, eşit statü) ertelemeye veya koşullu hale getirmeye yol açabilmektedir. Tarihsel olarak devlet mekanizması tarafından da benimsenen bu retorik, ulusal taleplerin bastırılmasına meşruiyet zemini oluşturmuştur: “Ulusal hak talebinden vazgeçildiğinde kardeşçe bir arada yaşanabilir” önermesi, teslimiyetçi bir çerçeveye dönüşebilmektedir.
Benzer biçimde, bazı Kürd siyasi aktörleri (Öcalan ve PKK gibileri…) tarafından da bu söylem, farklı içerikle yeniden üretilmiştir. Pratikte eşitlikçi bir ortaklık yerine, tekçi bir yapı ve koşulsuz kabul talebi ön plana çıkabilmektedir. Ümmetçilik, enternasyonalizm ve “halkların kardeşliği” gibi üst kimlik söylemlerinin Kürd toplumunda yarattığı yabancılaşma ve kimlik erozyonu, bu tahribatın somut göstergelerindendir.
Samimi dayanışmanın önkoşulu halkların gerçek anlamda kardeşliğine katkı sunmak isteyen, egemen ulusa mensup demokrat, aydın ve entelektüel kesimler için yol gösterici bir ilke vardır: Ezilen ulusların ulusal-demokratik haklarını koşulsuz ve ön koşulsuz savunmak. Bu tutum, birlikte hareket etme zorunluluğuna bağlanmamalı; tam tersine, asimetrik ilişkilerin tanınması üzerine kurulmalıdır.
Bu konuda İsmail Beşikçi’nin çalışmaları ve tutumu, akademik ve etik bir referans noktasıdır. Beşikçi, resmi ideolojinin inkârcı yaklaşımlarını sistematik olarak eleştirirken, “İslam kardeşliği” gibi söylemlerin de Kürdleri oyalama ve kandırma aracı olarak işlev gördüğünü vurgulamış; ulusal hakların tanınmasını her türlü üst kimlik söyleminin önüne koymuştur. Bu yaklaşım, eşitsiz ilişkiler bağlamında gerçekçi ve ilkeli bir dayanışmanın mümkün olduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede, “halkların kardeşliği” söylemi ancak ulusal hakların eşit ve karşılıklı tanınması zemininde anlam kazanabilir. Aksi takdirde, tarihsel adaletsizlikleri perdeleyen ideolojik bir araç olmaktan öteye geçemez.
Süleyman Akkoyun



