Toplumsal Travma ve Entelektüel İhanet

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası PKK, Kürdistan’da darbenin adeta bir uzantısı gibi hareket etti. Darbenin bölgede yaratmak istediği korku düzenini, toplumun parçalanmasını ve örgütlü yapıları yok etmeyi PKK’nın silahlı eylemleriyle büyük ölçüde gerçekleştirdi. Bu süreçte köyler yakıldı, ormanlar tahrip edildi, binlerce aile zorunlu göçe zorlandı, bölgenin ekonomik ve sosyal altyapısı çöktü. Devlet ile PKK arasındaki bu danışıklı dövüş, sivil insanları iki ateş arasında ezdi. Toplumsal güven yok oldu, geleneksel yapılar dağıldı ve bölge uzun yıllar kontrollü kaos içinde kaldı. Sonuçta Kürdistan’ın kültürel hafızası, ekonomik geleceği ve toplumsal dokusu nesiller boyu ağır yara aldı. 45 yılı aşkın bu deneyim sadece ölümler, faili meçhuller(!), iç infazlar ve göçlerden ibaret değil. Daha derin bir tahribat yaşandı:
- Toplumsal ilişkiler bozuldu,
- Kolektif güven ortadan kalktı,
- Kürdlerin genetiğiyle oynandı; yapay kimlik ve ahlak krizi, ideolojik-politik sorunları görünmez kıldı.
- Eleştirel düşünme ve bağımsız irade sistematik olarak yok edildi.
Bu durumu toplumsal travma diye özetleyebiliriz. Ancak travmanın en ağır yükünü, yaygın sanılanın aksine, ne sıradan insanlar ne de kırsal kesim çekti. Aksine, aydınlar, entelektüeller ve siyasal önderlik iddiasındaki kesim bu travmanın asıl mimarları ve en büyük mağdurları oldu. Çünkü onlar, eleştirel aklı ve mesafeli duruşu terk ederek ideolojik uysallığı, suskunluğu, konformizmi ve kişisel çıkar ilişkilerini tercih etti. Doğru yerde durmak yerine yanlış yerde konumlandılar; sorgulama ve analiz yerine aidiyet, mit (efsane) ve itaati seçtiler. Entellektüel sorumluluğu bir kenara bırakıp ego tatmini peşinde koştular. 45 yıllık süreç şu utanç verici tabloyu açıkça ortaya koydu:
- Ego tatmini uğruna kolektif değerlerin hoyratça harcanması,
- Kişisel kavgaların ve hizipçi hesapların toplumsal sorumluluğun önüne geçmesi,
- Sanal tartışmaların ve gösterişçi söylemin gerçek siyasetin yerini alması,
- Değişimi görüp anlamalarına rağmen onu dönüştürememe, hatta engelleme beceriksizliği.
En büyük ve kronik başarısızlık, Türkiye devleti ve onun yerel uzantılarına karşı gerçekten bağımsız, kapsayıcı ve kurumsal bir Kürdistani alternatif oluşturulamadı. 1990’ların kaosu, 2000’lerin görece özgürleşme dönemi ve 2010’ların “çözüm süreci” gibi önemli fırsatlar değerlendirilemedi. Aynı kısır döngü hâlâ devam ediyor. Bağımsız siyasi kapasite ve kurumsal süreklilik üretilemiyor. Öcalan merkezli süreç yeterince eleştirilmedi; ona karşı ikna edici, geniş kitleleri birleştirebilecek güçlü bir alternatif de geliştirilemedi. Bu durum, bağımsız düşünceyi felç etmiş, eleştirel aklı ise marjinalleştirmiştir.
Aşılması gereken en önemli sorunlardan biri ego merkezli liderlik anlayışıdır. Öcalan’dan Yalçın Küçük’e uzanan bu otoriter çizgi hâlâ birçok yapıyı etkiliyor. Bedel ödeyen insanlar sık sık araçsallaştırılıyor. Tartışma diye kişilik linçleri yapmak, eleştiriye tahammülsüzlük, “aydın despotizmi” ve demokrasi söylemiyle otoriter pratikler kurumsallaştı.
Devletin ve Öcalan paradigmasının yarattığı tahribatı kabul ettiğimizde, PKK dışında kalan muhalif ve eleştirel kesimlerin de bu tahribatı engelleyemediğini, güçlü bir alternatif üretemediğini kabul etmek zorundayız. Suskunluk, konjonktürel ittifaklar, “şimdi sırası değil” mantığı ve korkak tavırlar bu ortak sorumluluğun parçasıdır.
Bugün en acil görev şudur:
Genç nesillere sağlıklı tartışma, eleştirel düşünme ve özgür örgütlenme alanı açmak.
Kendi kronik hastalıklarımızı onlara bulaştırmamak.
Ego tatmininden vazgeçmek, susmayı ve dinlemeyi öğrenmek, “ben”i kolektif akıl lehine geri çekmek.
Bu eleştirel muhasebe hepimizi –az veya çok– işaret ediyor. Hepimiz az ya da çok suç ortağıyız, hepimiz az ya da çok hastayız.
Bu hastalıklardan arınmadan özgürleşme ve olgunlaşma mümkün değildir.
Arınma, ne devlete ne de tek bir lidere biat ederek olmaz. Ancak kendi içimizde eleştirel aklı, çoğulculuğu, hesap verebilirliği ve ahlaki tutarlılığı yeniden inşa ederek mümkün olabilir.
Süleyman Akkoyun




