İsmail Beşikci’nin 2022 Yılında Yayımladığı Özeleştiri Metni

İsmail Beşikci’nin, Kürdleri tanımaya başladığı 1961 yılından günümüze kadar, dönemlerin şartlarına göre, Kürdler konusundaki görüşlerinde bazı değişikliler olsa da tavrı, duruşu, hep Kürdî, Kürdistanî olmuştur. Kürdler ve Kürdistan konusunda zikzak yapmamış, kimin Kürdler için mücadele verdiğini gördüyse onun yanında yer almıştır.
Dünden bugüne İsmail Beşikci’nin Kürd ve Kürdistan tavrı nettir; yine de bazılarının anlamsız veya maksatlı karalamalarından dolayı, 2022 yılında yayımladığı ve ilgili kitaplarına eklenen özeleştiri metnini aşağıda veriyoruz.
Özeleştiri
Devletlerarası Sömürge Kürdistan, Hayali Kürdistan’ın Dirilişi, PKK Üzerine Düşünceler, Özgürlüğün Bedeli gibi kitaplarda ve o zamanlarda yayınlanan Özgür Gündem, Özgür Halk, Alternatif vb. gazete ve dergilerde yazılan birçok yazıda PKK ve Abdullah Öcalan hakkında bazı değerlendirmeler yapmıştım. Bugün, bu değerlendirmelerin abartılı ve yanlış olduğu kanısındayım. Bu değerlendirmeler 1980’lerin sonlarında 1990’larda yapılmıştı. O zamanlar, PKK’nin Kürdî, Kürdistanî bir örgüt olduğunu düşünürdüm. PKK, 1970’lerin sonlarında ‘Bağımsız, Birleşik Demokratik Kürdistan’ şiarıyla kurulmuştu. Öncelikle 1980’lerin ortalarında, 1990’lı yıllarda Kürdistan’da gelişen ulusal kurtuluş mücadelesinin yarattığı toplumsal psikoloji toplumun her kesimi üzerinde etkili olduğu gibi Kürd aydın çevrelerinin geneli üzerinde de etkili olmuştu. Ulusal Kurtuluş dalgası ve gerilla mücadelesinin büyük fedakarlıklarla sürdürdüğü mücadele doğrusu beni de etkiledi.
Kuzey Kürdistan’da, 1920’lerin başından itibaren başlayan Koçgiri İsyanı, Şeyh Said Kıyamı, Ağrı ve Zilan İsyanı, Sason İsyanı ve Dersim Direnişi büyük katliam ve tenkil harekatıyla bastırıldıktan sonra Kürd toplumu derin bir sessizliğe gömüldü ve nihayet 1950’lerin sonlarında başlayan 1960’larda, 1970’lerde güçlenerek devam eden silahsız mücadeleden sonra, 1984 Eruh -Şemdinli eylemiyle yeni bir dönem başladı. Bu durum Kürd ulusunda büyük bir heyecan yarattı. Kürdistan ve Türkiye’deki ulusal kurtuluş cereyanı Kürd kadınlarının feodal cendereden kurtulup ulusal ve toplumsal mücadelenin her alanında görünür hale getirdi. Bu nesnel durum beni etkileyen en önemli olgulardan biridir.
PKK’nin yürüttüğü bu mücadele stratejik ve taktik olarak anti sömürgeciydi. Parti programlarında ulusal kurtuluş mücadelesi sürdürdüklerini ve Bağımsız Bileşik Kürdistan için mücadele ettiklerini söylüyorlardı. PKK anti- sömürgeci ulusal kurtuluş mücadelesi yürüttüğünü aydınlar, sanatçılar dahil toplumun geneline inandırmıştı. Biz de doğal olarak bir olguya bakarken o olgunun program ve tüzüğüne ve pratikte yaptıklarına bakarak değerlendirmeler yaparız. Bu yıllarda siyasal anlayışlarımız çakışıyordu. Bu durum bizi doğal olarak yan yana getirdi. Niyet okuyamazdık. Bilim olgusaldır. Olgulara bakar ve olgulardan sonuçlara varılır. PKK’nin o yıllarda yürüttüğü mücadele anti sömürgeciydi.
PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp İmralı’ya getirilmesinden sonraysa, PKK saflarında, ‘devlet istemiyoruz, devlet kötüdür’ ‘Kürdlere devlet gerekmez’ şeklinde bir görüş egemen olmaya başladı. PKK, bu görüşünü sık sık, çeşitli vesilelerle, gerekli-gereksiz ifade ediyordu. Öcalan, kendisine bir soru sorulmadan da bunu dile getiriyordu. Daha sonraki aşamalarda federasyon dahi istemedikleri vurgulandı. ‘Devlet istemiyoruz, devlet kötüdür’ ‘Kürdlere devlet gerekmez’ anlayışı, devletin resmî ideolojik görüşüdür. Devletin bu sloganı Kürdlere söyletmesi devletin çok büyük bir başarısıdır, kazanımıdır. Bu görüşün Kürdlere küçücük bir hayrı olmaz.
Dikkat edelim, ‘Devlet istemiyoruz, devlet kötüdür’ ‘Kürdlere devlet gerekmez’ anlayışını, PKK sadece Kürdler için dile getiriyor. Örneğin Filistinli Arapların bağımsız bir devlete sahip olmasını, Türkiye, İran, Irak, Suriye devletleri gibi, Arap Birliği’ne, İslam Konferansı’na üye devletler gibi, bu devletlerdeki sivil toplum örgütleri gibi, PKK de güçlü bir şekilde istiyor, savunuyor. PKK, 1970’lerin sonlarında, Bağımsız-Birleşik-Demokratik Kürdistan şiarıyla kurulmuştu. Gerilla mücadelesi bu amacı gerçekleştirmek için başladı. Bugünse, Irak’ın Birliği diyerek, peşmergenin büyük bir fedakârlık ve vefakarlıkla yürüttüğü mücadele sonunda gerçekleşen, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni, Federe Devleti zayıflatma, yıkma çabası içindedir. Irak’ın Birliği söylemiyle, Irak ordusunu Şengal’e biz getirdik diyerek, Kürd Yurdu Şengal’i Irak’a bağlamaya gayret ederek bu amacına ulaşmaya çalışmaktadır.
1990’larda, PKK’nin konuşmaları, bildirileri, ders notları, yazıları, daha çok Türkçeydi. Kürdçeye önem vermiyor, dağda bile gerillaya Türkçe öğretmeye çalışıyordu. Bunun, geçici bir durum olduğunu düşünürdüm. Ama 1999- 2000’lerden sonra bunun temel bir politika olduğunu kavradım.
1930’larda devlet, Kürdlere baskıyla, zulümle Türkçe öğretmeye çalışırdı. Kürdçe konuşmayı yasaklamıştı. Kürdçe konuşanlara çok ağır idari ve cezai yaptırımlar uyguluyordu. Devlet, o yıllarda ve daha sonra Kürdçeye ‘ilkel dil’ derdi. Kürdçeyi, aileleri aşağılayarak, Kürdçe konuşan çocukları döverek, onlara Türkçe öğretmeye gayret ederdi. Bu, devletin çok hassas olduğu bir konuydu. Bu politikayı büyük bir hassasiyetle uygulardı. PKK ise bunu gönüllü olarak yapıyor. Bu, devlete çok büyük bir hizmettir. Devletin çok hassas olduğu bir konuda devlet politikasını gönüllü olarak uygulamak, devlete çok büyük bir yardımcılıktır. Bu, Kürdlerin asimilasyonunda, Kürdler arasında Türkçe’nin egemen kılınmasında PKK’nin oynadığı rol olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede Abdullah Öcalan’a verilen değerin abartılı olduğunu söylemeliyim. Hele hele Abdullah Öcalan’ın Ehmedê Xani ile karşılaştırılması elbette yanlıştı. Bunlar, Devletlerarası Sömürge Kürdistan ve Hayali Kürdistan’ın Dirilişi kitaplarında ve bazı yazılarda da yer alıyordu. Özgür Halk, Özgür Gündem, Özgür Ülke, Alternatif, gibi gazetelerde de benzer yazılar olabilir.
Bu arada Yalçın Küçük ile ilgili olarak da bir görüşümü ifade etmeyi yararlı buluyorum. Geçmişte Yalçın Küçük’le ilgili yazdığım yazılar onun Kürd sorununa olumlu yaklaştığı ve bilim etiğine sahip olduğu döneme ait değerlendirmeleridir. Daha sonraları, Yalçın Küçük’ün birçok televizyon konuşmasında Kürdlere yönelik aşağılayıcı ifadeleri, Türkçü söylemi ve Güney Kürdistan federe yapısının yıkılması için yaptığı konuşmalar bilim etiği ile hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Bu, Türk resmî ideolojisinin söylemleridir. Bu nedenle, Yalçın Küçük hakkındaki geçmişte yaptığım değerlendirmelerimin de hatalı, eksik ve abartılı olduğunu söylemeliyim. Belki buna benzer bir değerlendirme ve özeleştiri, ‘Biz HDP’yi neden kurduk, biliyor musunuz? Kürd milliyetçiliğine engel olmak için kurduk’ diyerek, Şimdi, HDP ve PKK’yi Kürtlüğün aleyhine etkileyen sol-sosyalist hatta İslamcı örgüt ve çevreler için de yapılabilir. Çünkü Kürdleri Kürdlüklerinden utandıracak, onları aşiretçi ve feodal olarak aşağılayan bütün düşünce ve söylemlerin, Kürdlerin bir statüye sahip olmalarını engellediğini ve bu taleplerini gerilettiğini düşünüyorum.
Bunun dışında, ‘Kürd milliyetçiliğine engel olmak’ anlayışı, başta, yasaklanan, asimile edilmeye çalışılan, gasbedilen Kürd dilini savunmayı, örneğin Kürdçe konuşmayı utanılacak bir durum olarak değerlendirmektedir. Halbuki, yasaklanan, asimile edilme sürecinde olan, gasbedilen Kürd dilini savunmak, Kürdlerin vazgeçilmez bir görevidir. Bunu sadece hak olarak algılamak doğru değildir, bu, aynı zamanda bir görevdir. Bu da Kürdleri doğal olarak milliyetçi yapar. Kürd milliyetçiliğinin, Türk, Arap ve Fars milliyetçiliğinden çok çok farklı bir içeriğe sahip olduğu kuşkusuzdur.
Bir diğer konu ise Hayali Kürdistan’ın Dirilişi kitabında peşmerge ve gerillayı kıyaslarken gerillayı yüceltip, peşmergeyi küçümsemem çok yanlıştı. “Peşmergenin silahını 10 liraya satabileceğini ama gerillanın bunu yapmayacağını ve ayrıca Peşmergenin TC’den para alarak gerillaya saldırdığı vs. gibi çok ağır ithamlar var.” O yıllarda içinde bulunduğum cezaevi koşulları ve çevremdeki siyasi tutukluların etkisi, ayrıca bize gelen ve okuduğumuz yayınların tek yanlı olması nedeniyle özgür araştırma ve soruşturma yapabilme sansımız yoktu. Özgür bilgi alma ortamından mahrumduk. O yıllarda Güney Kürdistan’daki mücadeleyi tek yanlı yayınlar üzerinden takip etmemiz bizim yanlış değerlendirmeler yapmamıza sebep oldu.
Hapishaneden sonra yaptığım okumalar ve daha sonra Güney’e yaptığım mükerrer seyahatler neticesinde oradaki peşmergeler ile yaptığım sohbetler, benim peşmerge gerçekliğini daha yakından kavramamı sağladı. Şimdi anlıyorum ki benim 1990’lı yıllarda yaptığım bu tür değerlendirmeler eksik ve tek yanlı bilgilendirmeler sonucunda oluşmuştu. Zaten Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin uzun yılları kapsayan bir mücadele olduğu düşünüldüğünde yılın belli aylarında evine giden, aile ve çocuk sahibi olan, çoğalan peşmergenin Kürd toplumunun geleceği açısından çok daha doğru olduğunu anladım. Bu anlamıyla peşmergenin aileye bağlılığı, toprağa ve o toprağı ailesinin ve ulusunun üzerinde yaşayacağı özgür vatan parçası olarak değerlendirdiğini kavradım. PKK saflarına katılan binlerce parlak Kürd gencinin ise üremeden, üretemeden, herhangi bir toprak parçasına ve özgür vatan toprağı kavramına sahip olmadan yok olması bir kazanım değil aksine yok oluştur. Birinde şehit olduğunda onun yerini tutacak çocuklar, diğerinde ise yok oluş var. O yıllarda Peşmergeye ilişkin yaptığım bu değerlendirmeden dolayı üzüntülü olduğumu ifade etmeliyim.
Burada, bir konuyu daha önemle belirtmemde yarar var. ‘Doğu Anadolu’da Göçebe Kürd Aşiretleri’ adında bir kitap var. Burada sözü edilen ‘Doğu Anadolu’ ebette Kürdistan’dır, Kürdistan’ın kuzeyidir. Bu incelemenin, 1968’de yapıldı. Çalışmanın başında yer alan Önsöz’deki ‘Ocak 1968, Erzurum’ ifadesi bu bakımdan anlamlıdır.
Okuyucuların, 1990-1999 arasında yayımlanan kitapları, yazıları bu özeleştiri doğrultusunda, bu özeleştiriyi göz önünde tutarak okumaları gerekir kanısındayım.
Kaynak: Nerina Azad




