Rojava’da yaşananlar, Abdullah Öcalan’ın paradigmasının iflası mı?

2026 Ocak ayında Rojava’da yaşanan çatışmalar Kürt Ulusal Mücadelesinin anlamı ve yönü konusunda ki kavram kargaşasını ve Kürtlerin yönünün nereye dönük olması gerektiği konusunda çok yönlü bir tartışma başlattı. Rojava’yı sadece tüm Kürtlere değil Ortadoğu’ya hatta Dünyaya bir model olarak sunan bir pratik yaşanmıştı. Rojava’da Abdullah Öcalan’ın Demokratik-Ekolojik- Cinsiyet Özgürlükçü paradigmasına paralel olarak oluşturulan Demokratik Modernite, Demokratik Ulus, Demokratik Konferalizm, devlet karşıtı örgütlenme ve Halkların Kardeşliği gibi söylemlerle inşa edilen bir sistem vardı. Bu sistem Kantonlar, Demokratik Özerklik gibi pratik uygulamalarla hayata geçiriliyordu.
Öcalan’ın paradigmasının uygulama alanları
1999 yılından sonra Öcalan Türkiye’ye gidince büyük bir u dönüşü yaparak Devlet fikrini ortaya attığını açıkladı ve yukarda özetlediğimiz kavramlar etrafında örgütü PKK’yi, kadrolarını ve ellerindeki kitleyi organize etti. PKK bu sistemi Kuzey Kürdistan’da, Medya Savunma Alanları dediği Güney Kürdistan’daki Behdinan’dan Kandil’e değin uzanan bölgelerde, Mahmur Mülteci Kampında ve son olarak da Rojava’da uyguladı. Bu temel 4 uygulama alanına bakınca görülüyor ki hepsinde Kürtler büyük bir yıkım yaşıyor. Mahmur kampındaki binlerce insan sadece bir pazarlık konusu olarak PKK ve Öcalan’ın elindeki bir sermaye gibi tutuluyor. Kuzey Kürdistan ise 26 yıl öncesine göre daha fazla asimile olmuş, Kürt kentlerinde uyuşturucu kullanma yaşı ortaokula kadar düştü, insanlar eskisinden daha mutlu veya özgür değiller, henadek sonrası ise kırılma yaşamış, bağımsız ve özgür düşünen insan yok, PKK’ye boyun eğmeyen bir yere gelemiyor. PKK’nin medya savunma alanı dediği yerler ise tümden Türk devletine bırakıldı. Yani Öcalan’ın 26 yıllık paradigması sadece Rojava’ya değil PKK’nin tüm deney alanlarına yıkım getirdi.
Rojava’daki paradigma denemesi ve demokrasi uygulaması
Gerçekte durum buydu fakat PKK’nin gerçekten muhteşem bir propaganda gücü var. Öyle bir algı yaratıldı ki Öcalan’ın paradigmasının eklektik, Ortadoğu ve siyaset gerçeğine uymayan yönleri ambalajlarla kamufle edildi. Ve özellikle de Rojava bunun için önemli bir merkez oldu. Öyle bir duruma geldi ki Güney Kürdistan’da bile bazı aydınlar çıkıp “Rojava gibi yapılanmalıyız” diyor ve sisteme hayranlık duyuyordu. Hatta bir ara Süleymaniye’de “demokratik özerklik ilan etme” girişimi bile yaşandı. Oysa ki Rojava’da yaşanan şey “Güney Kürdistan’da bazılarının burun kıvırdığı demokrasinin bile çok gerisindeydi.
Öcalan’ın paradigmasında her kavramın başına demokrasi sözü getirilerek çekici hale getirilmiştir. Gerçekte ise PKK’nin olduğu bir yerde demokrasi yoktur. PKK televizyonlarındaki programlara bakın katılan herkes PKK’lidir. Ve hepsi kendinden öncekinin konuşmalarına “katıldığını” söyler. Sonra bunların hepsi beraber KCK’nin veya PKK’nın açıklamalarına katılırlar, PKK ve KCK’de önderliğin söylediğine katılır. Yani bir tartışma, farklı görüş yoktur. Sadece bir biat zinciri vardır. Rojava’da bunun iz düşümüydü.
Rojava’da yaşanan tam bir “tek parti, tek lider, tek ideoloji” sistemiydi. Öcalan’ı önder olarak görmeyen biri çıkıp Rojava’daki bir üniversite öğretim görevlisi olamaz ama Duhok’ta Barzanileri eleştiren biri öğretim görevlisi olabilir.
Rojava’da medyaya yansıyan bu demokratik sistemin arkasında PKK kadrolarının yönettiği paralel bir sistem vardı. İmralı’dan, Kandil’e; Kandil’den, Rojava’ya gönderilen talimat sadece vitrin görevi gören halktan biri tarafından TV’de halka açıklanır. Halkta ona biat eder. Yani Rojava’da genel olarak dünyada ve Ortadoğu’dakinden farklı bir sistem yoktu. Rojava bir parti egemen sistemiydi o sistemi Avrupa demokrasisi ile bile kıyaslamak yanlıştır. Rojava sistemi bir Arap Baas sisteminin ve İran’dak Ayetullahlar sisteminin bir iz düşümüydü.
İnsan beyni yeni şeyler denemeyi sever, yeni yemekleri, giyecekleri, kavramları vb her şeyin yenisini ister. Özellikle de Ortadoğu gibi düşünsel üretimin zayıf olduğu bir yerde Öcalan’ın Murray Bokchin gibi anarşistlerden derlediği eklektik, gerçekle bağı olmayan düşünce sistemi, güçlü propaganda ile birleşince alıcı buldu.
Irak, İran, Türkiye Öcalan’ın paradigmasını destekledi
Öcalan’ın düşüncelerinin parlamasında elbette ki PKK’nin medya ve propaganda gücünün etkisi vardı. Fakat bir de sömürgeci ülkeler tarafından da desteklendi. Çünkü yüz yıldık Kürtlerin topraklarını işgal ederek güçlenen bu devletler Öcalan’ın bu ehlileştirilmiş Kürt düşüncelerini tehlikesiz buldu. Örneğin İran Öcalan’ın savunmalarının Farsça ve Sorancasının halk içinde dağıtılmasını örtülü olarak destekledi. Şii Irak rejimi Bağdat’ta Abdullah Öcalan’ın fikirleri üzerine konferanslar ve seminerler yapılmasına maddi destek sağladı.
Türkiye’nin tutumu ise çok uzun konudur. Çünkü aslında Öcalan düşüncesinin patenti Türkiye’ye aittir. Hiç İngilizce bilmeyen Öcalan’ın Bookchin’in İngilizce kitaplarından nasıl faydalandı elbette ki Türkiye’nin desteği ile. Çünkü yükselen Kürt milliyetçiliği ve Kürt özgürlük istemi fikirsel olarak önce baltalanmalıydı.
İşte o tarihten sonra da Öcalan’a önce PKK’yi sonra halkı değiştirmek için zemin sunuldu. Öcalan, Bağımsız Birleşik Kürdistan kurmak için dağa çıkan kadrolarını 99 sonrası başka bir fikri mecraya sürükledi. Mesela Hint mitojisi, Yunan tanrıçalarını anlatan kitaplar PKK kadrolarının Elifbası haline getirildi. PKK’de mitolojiyi bilmeyen kişi iyi kadro olamıyordu. Kürt ulusal kurtuluş hareketi önce PKK kadrolarının şahsında hadım edildi. Adım adım Kürtler mitoloji-felsefe kavramları ile a- politikleştirildi.
Öcalan’ın paradigması Kürtleri Apolitikleştirme ve otoasimilasyon projesinin bir ayağıdır
Apolitik aslında bir siyasal gerçeklik ve günlük yaşamanı ana dinamiklerinden kopmaktır.
Siyaset bilimi açısından “apolitikleştirme”, halkın siyasal taleplerinin iktidar, egemenlik ve karar alma ekseninden koparılarak, daha soyut, etik veya kültürel alanlara itilmesi anlamına gelir. Bir başka ifadeyle talepler, uyum, entegrasyon, eklemlenme ya indirgenir ve sonuç olarak asimile olarak karşıdakinin içinde erimeye götürür.
Apolatikleşmenin Kürtler gibi varlık-yokluk mücadelesi veren, kimliği tanımlanmamış, ulusal hakları yasalarla kabul edilmemiş, son yüz yılda önemli bir bölümü asimile edilmiş, coğrafyasında demografi ile oynanmış bir halk açasından doğuracağı sonuçlar korkunçtur. Hele kitlesel olarak ve siyasal bir ideoloji olarak Kürtlerin apolitikleşmesi ölmek ve yok olmakla özdeştir.
Kürtlerin devlet olma hakkı ve Öcalan
Güncel siyasal gerçeklik açısından dense ki “Kürtlerin şu anda bağımsız devlet kurma koşulları yoktur” böyle bir söylem tartışıla bilir, ara formüller tartışıla bilir. Öcalan’ın paradigması bunu da söylemiyor. Hatta Öcalan “Bize bağımsız bir devleti altın tepside verseler de reddederiz” minvalinde söylemleri vardır.
26 yıldır PKK uzandığı kitleye “Devlet olmak kötüdür, Başkan Apo’nun paradigması devletten daha güzeldir” diyor. Öcalan’ın paradigması ne diyor “kadın özgürlüğü, komün sistemi, halkların kardeşliği vb vb” şeyler söylüyor. Oysa ki Kürtlerin kendini kaderini tayin hakkı, Kürtlerin kendi topraklarında egemenlik hakkı, Kürtlerin dil ve kültür hakları, Kürtlerin kendi yönetim biçimlerini seçme hakları, Kürtlerin ekonomik hakları gibi dünya siyasal sisteminin temelini oluşturan temel ve olmazsa olmak başlıklarda hakları olmalıdır.
PKK Kürtleri bir ulus olarak ve ulus hakları açısından tanımlamıyor ve tanımlanmasına karşı çıkıyor. Kürtler her şeydir ama ulus değildir. Zaten dikkat edilirse PKK Kürt ulusu demez Kürt halkı der. Yani Kürterin ulusal varlığını reddeder.
Şu anda dünya siyasal sistemi uluslar ve devletler arasında dönüyor. Yani bu iki şeye sahip değilseniz sistemde yer bulamazsınız. Bunun için Kürtlerin ekoloji, feminizm, halkların kardeşliği gibi kavramlara sarılması aç, ölüm tehdidi altındaki bir bireyin bale öğrenmeye çalışması gibi absürt bir manzaradır.
Sonuç olarak:
“Öcalan’ın paradigması Rojava’da iflas etmiştir” diyebilir miyiz? Sorusu bu çerçeveden bakınca şöyle cevaplana bilir. Öcalan’nın paradigması özünde Kürtlerin dünya sistemi karşısında iflası üzerine kurgulanmıştır. Yani Öcalan’ın paradigması Kürtleri iflas ettirme paradigmasıdır. Ve aslında Rojava’yı iflas ettirmiştir.
Paradigma olarak da halkın gözünde düşmüştür, iflas etmiştir. Fakat hala bu paradigmayı destekleyen bir uluslararası Kürt karşıtı bir sistem vardır. Ve bu sistemin Öcalan’ın paradigmasını daha çok allayıp pullayıp servis edeceğini düşünmek yanlış olmaz. Burada asıl görev aydınların bu paradigmanın Kürt ulusunu ulusal haklardan uzaklaştırıp iflas etmesi kurulduğunu deşifre etmesidir.




